Başkaya: Onurlu bir barış istemekten daha doğal ne olabilir?

İmralı’dan gelen 7 maddelik metin için “Onurlu bir barış istemekten daha doğal ne olabilir?” diyen Yazar Fikret Başkaya, 17 yıllık saltanatının sonuna gelen AKP’nin iktidarı bırakmak istemediğini belirterek “Radikal bir politik, entelektüel paradigma ve perspektif değişikliğine ihtiyaç var” dedi.

Eleştirel düşüncenin önde gelen isimlerinden biri olan Yazar Fikret Başkaya’ya göre Türkiye’ye giderek “çöküşe” doğru gidiyor. Bu çöküş ise, dünya sisteminden bağımsız değil. Ülkenin bu noktaya gelmesinde birincil konuma oturttuğu Kürt sorunu konusunda muhalefetin “sınırlı bir tavır değişikliği” içerisinde olduğu görüşündeki Başkaya, AKP hükümeti için ise “oyunları bitmek üzere, saltanatları sorgulanmakta” yorumunda bulundu.
Başkaya ile tecridi, açlık grevlerini, aydınların rolünü, iptal edilen İstanbul seçimlerini ve  ekonomideki krizi konuştuk.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’a dönük tecride karşı Türkiye ve dünyanın farklı ülkelerinde 3 bin dolayında insan açlık grevleri ve ölüm orucunda. Eylemler başladıktan 6 ay sonra, avukatları Öcalan’la 8 yıl sonra görüşebildi. Bu görüşmenin gerçekleşmesini nasıl buluyorsunuz? 
Aslında bir kere Öcalan’ın görüşmecilere yasaklanması hiçbir şekilde kabul edilecek bir şey değil. Birincisi; yasal olarak evrensel hukuk itibari ile bu yanlış, anlamsız bir durum. Bir insanın hiçbir şekilde ve hiç bir gerekçeyle bu hakkında mahrum edilmemesi gerekiyor. Tabii bunca zaman sonra ve her şeye rağmen  bu olumlu bir gelişme. Görüşme sonucu ifade edilenler de yerinde ve gerekli şeyler.  Dolayısıyla bu yanlıştan dönülmüş olması önemli ve bunun belirli bir rotadan daha önemli bir yere doğru ilerletmek gerekir. Gereği ne ise yapmak gerekiyor.
Görüşme sonrası paylaşılan İmralı’ya ait metin “onurlu barış” ve “toplumsal uzlaşı” vurguları dikkat çekti. Metnin içeriğini siz nasıl buldunuz?
Bence o metnin içeriği son derece mantıklı, tutarlı. Neticede onurlu bir barış istemekten daha doğal ne olabilir?
Çözüme giden yolu aralamak çok geç kalınmış olsa da mutlaka gerekiyor. Yani bu bağnaz yasakçılığa son vermek ve sorunun mutlaka bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Bence bu deklarasyonda ifade edilen görüşler bu açıdan önemli.
Bu görüşmenin devamı gelmediği için eylemler devam ediyor. Eylemciler görüşmelerin rutine bağlanması ve hukuki garanti altında alınmasını talep ediyor…
Açlık grevleri olsun, ölüm oruçları olsun buna girişen insanları bu eylemden vazgeçirmek için bir adım atılması lazım. Dolayısıyla somut bir takım vaatlerde bulunulması lazım. Aksi halde açlık grevlerinin, ölüm oruçlarının devam etmesi arzulanmayan sonuçlar doğurma istidadı taşıyor. ‘Niye bu eylemi sürdürüyorsunuz?’ demek mantıklı değil. O zaman yapılması gereken eyleme neden olan duruma son vermektir. Zaman daralıyor, süreç çok kritik ve tehlikeli bir eşiğe doğru ilerlemekte. Aksi halde bunun vebali büyük olabilir. Velhasıl herkesin aklını başına alması gereken kritik bir durumla karşı karşıyayız.
Bir grup aydın açlık grevlerinin bitirilmesi yönünde çağrıda bulundu. Eylemciler ise, bunun zemininin hazırlaması gerektiği yanıtı verdi. Bu süreçte aydın olma rol ve misyonu neyi gerektiriyor?
Şimdi böyle bir durum var. Haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan insanlar son çare olarak bu tür eylemlere girişiyor. Son derece haklı eylemlere girişiyor. Yani entelektüel adına layık biriyse, böyle bir durum karşısında asla tarafsız veya ilgisiz kalamaz, kalmaması gerekir. Halkı taleplerin realize olması yönünde de bir şeyler yapması gerekir.
Şahsen ‘aydın’ yerine “entelektüeli’ kullanmayı yeğlerim. Türkiye’de belirli bir eğitimden geçmiş diplomalılara ‘aydın’ deniyor. Elbette aralarında ‘entelektüel’ tanımına uygun olanlar da vardır ama onlar sadece küçük bir istisnadır. Zira bu okullardan çıkan ortalama biri entelektüel sayılamaz ama pekâlâ entelektüelin inkârı sayılabilir. Entelektüel duyarlılığı olan herkesin böyle bir sürece müdahil olması, duyarlı olması, bir şekilde sorunun, çözülmesi yönünde çaba sarf etmesi gerekiyor. Tabii sorunun temelinde Kürt sorunu var. Yüzyıllık bir sorun. Yüz yıllık bir sorun olur mu? Bu halk düşmanı, özgürlük ve demokrasi düşmanı rejimi ve onun inkârcılığını öncelikle teşhir etmek gerekiyor. Bu iş de entelektüellere düşüyor.
Açlık grevleri başladığında demokratik kamuoyunun bir kısmında ‘hükümet seçim sürecinde adım atmaz’ şeklinde karamsar bir algı vardı. Ancak Bahçeli bile Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi konusunda açıklama yaptı. Ondan önce Erdoğan açıklama yaptı. Süren direnişin politik sürece etkisi ne oldu? 
Bu süreç özel bir eşiğe geldi ve eşik aşılmakta. Bu sıkışmışlık durumu kesinlikle var. Dolaysıyla şartlar, olaylar onları belirli bir adım atmaya zorluyor. Bunun böyle devam edemeyeceğinin farkına vardıklarını gösteriyor.
Hükümet’ten gelen bu açıklamalara paralel olarak muhalefet cephesinden de Kılıçdaroğlu ve CHP’li kimi isimler açlık grevleri ve ailelere yönelik polis şiddetini gündeme getirdi. Muhalefetin bu durumu anlaşılır mı yoksa eleştirilmesi gereken bir pozisyon mu?
Muhalefetin pozisyonu hiçbir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Gerçek bir muhalefetin yapması gerekeni hiçbir zaman yapmadılar. Galiba onlar da sıkışmanın bilincine vardılar ki, sınırlı bir tavır değişikliği seziliyor. Ama maalesef muhalefetin tamamı için bunu söylemek mümkün değil. Mesela İyi Parti kanadının CHP ile aynı rotada olmadığını söyleyebiliriz. Zaten CHP’nin artık bu soruna radikal olarak yeni bir bakış geliştirme zamanı çoktan geldi. Şimdilerde sorun kendini her zamankinden daha çok dayatıyor. Kaçış yok! Dolayısıyla bir şekilde bir tavır koyması beklenebilir. Sanırım Türkiye’nin içine sürüklendiği bu durum, dikkate alındığı zaman Kürt sorununun önemini de kavramak kolaylaşacak. Zira, Kürt sorununun çözümü tüm diğer sorunların çözümünü önceliyor. Diğer tüm sorunların çözümüne giden yol oradan geçiyor.
Kürt sorununa dokunmadan hiçbir sorun çözülemez Türkiye’de. Bana, ‘Türkiye’nin en temel meselesi nedir?’ deseler ‘Kürt sorunu derim. Durum böyleyken, iktidarlar geride kalan yüzyılda inkarcılığa devam ettiler. Ama durum artık savsaklanabilir, ertelenebilir değil. Şahsen sınıra dayanıldığını düşünüyorum. Bir şekilde çözüm kendini dayatıyor.
Kimi çevreler, sizin de ifade ettiğiniz ‘Tüm sorunların kaynağında Kürt sorunu yatar’ tespitine karşı çıkıp, kriz alanlarıyla Kürt sorunu arasında bağlantı kurmuyor. Anlaşılması açısından bu ifadeyi nasıl açıklıyorsunuz?
Mesela Türkiye’de tarımla ilgili muazzam bir sorun var. Tarım çökmüş durumda. Tarımın çökmesinin en önemli nedenlerinden biri IMF politikaları ise, diğer nedeni de Kürt sorunu.  Türkiye’de küçükbaş hayvancılığın alanı oralar. Sen şimdi oraları, yaylaları yasaklarsan,  köyleri yakarsan ne olur? Tarımın önemli bir bileşenini yok etmiş olursun. Dolayısıyla bu sorunun sadece tarımla ilgili veçhesi değil ki. Genel olarak bir çok şey oraya endeksli.
Dış politika, savaş harcamaları vb… Mesela Suriye politikasındaki sakatlık. Kürt sorunu orda da devreye giriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin şu anda içine sürüklendiği bataklıktan Kürt sorununu yok sayarak çıkması mümkün değil… Daha önce de söylediğim gibi, yüzyıllık inkarı devam ettirerek bir arpa boyu yol almak mümkün değil. Yani Kürt sorununun listesinin başına yazılması  gerekiyor.
Peki seçimlere gelirsek, YSK’nin İstanbul seçimlerini iptal etmesini bekliyor muydunuz?
Aslında biraz bekliyordum ama doğrusu bu kadar pişkin davranacaklarını düşünmüyordum. Çünkü sen bir karar alırken asgari bir takım gerekçelere dayandırman gerekiyor. Asgari düzeyde de olsa yapılanı meşrulaştıracak şeyler olması gerekiyor. Burada bunların hiçbiri yok. Tamamen uydurma bir gerekçe ile ve apaçık bir hile söz konusu. Kesin olan bir şey şu ki, AKP 17 yıllık saltanatının sonuna geldi. Tüm gösterge ışıkları kırmızıda.  Fakat  iktidarı bırakmak istemiyorlar. İki nedenle. Birincisi; yağma ve talana o kadar alıştılar ki, ballı böreği bırakmak istemiyorlar. Doğrusu bırakılır gibi de değil. İnsan havsalasını zorlayan muazzam bir yağma ve talan söz konusu,  pasta çok büyük.
İkincisi de; şayet iktidarı bırakırlarsa mutlaka yargılanacaklar. Zira fazlasıyla suça bulaşmış durumdalar. Yasalara, teamüllere, ahlaka mugayir onca şeye imza attılar. Yani yaptıkları birçok şey yasaya, ahlaka, teamüle aykırı. Bu nedenle de ne yayıp, edip iktidarı bırakmak istemiyorlar.
‘Tabi korkunun ecele faydası yoktur’ denmiştir. Fakat bırakmak zorunda kalacaklar. Her adım attıklarında daha çok batıyorlar. Çünkü Ekrem İmamoğlu’nu engellemeleri Türkiye’de muazzam bir tepki yarattı. Bu aslında önemli. Türkiye’deki insanlar ilk defa demokrasinin önemini anlamaya başlıyorlar. Yaşananların, yaşadıklarının ne anlama geldiğinin bilincine varıyorlar, soru sormaya başlıyorlar Tabii şöyle bir şey de söyleniyor. Diyorlar ki, bunlar bu seçimi iptal ettiklerine göre, bundan sonrakini niye iptal etmesinler? Eğer hileyi tekrarlarsa çöküşleri hızlanacaktır. Bu şu demek; bundan sonra attıkları her adımda daha çok tepetaklak gidecekler. Süreci lehlerine çevirebilmeleri artık mümkün değil. Kritik eşik aşılmış bulunuyor. Zira öyle bir durumda muhalefet kepazeliği sineye çekmez. Tam tersine tep daha da büyür.
Artık oyun bitmek üzere. Saltanatları sonlanmakta. Tabii bunların ‘Politik İslamcı’ olduklarını da akıldan çıkarmamak gerekir. Politik İslamcılar, kendilerini ‘Dar-ül İslam’, kendi dışında olanları ‘Dar-ül Harp’ olarak görürler. Bu pre-modern kafanın ürünü olan bir anlayıştır. Kendi dışındakileri katli vacip düşmanlar olarak görürler.
YSK’nin seçimleri yenileme kararı ile Öcalan’ın avukatlarının açıklaması aynı güne denk gelince kimi muhalif çevreler HDP ve Kürt seçmeni “pazarlık yapmakla” suçladı. Avukatların metnin kendilerine verilmesinin geciktirdiğini açıklamasına rağmen bu suçlama sürdürüldü. Olumlu-olumsuz tüm gelişmelerde HDP ve Kürt seçmeni neden bu tür suçlamalara maruz kalıyor? Bunun altında etnik merkezci düşünce ve resmi ideolojiden kopamama sorunu olabilir mi?
Söylediğinize katılıyorum elbette. Türkiye’deki resmi ideoloji, Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilmiş bir resmi ideolojidir. Dolayısıyla Kürtlerin kendiliğinden bir aktör olamayacağı yönünde saçma bir anlayış var. Hemen akıllarına böyle şeylerin gelmesi tamamen resmi ideolojinin etkinlik alanında geniş bir kitle olmasından. Mesela HDP, 31 Mart seçimlerinde o tavrı koyduğu zamanla bugün arasında bir  fark mı var? Söylediklerine  bağlı olmaya devam ediyor. Aslında bir algı yaratma çabası söz konusu ama bir karşılığı yok! Bu bildik genel refleksin tekrar hortlamasından başka bir şey değil. Kürtler bu toplumun demokrasiye en çok ihtiyaç duyan kesimidir. En çok zülüm gören onlar, en çok ayrımcılığa maruz kalan onlar. En çok bedel ödeyen onlar. Kaldı ki orada bir çelişki yok ki. O açıdan bu, Türkiye’deki belirli kesimlerin Kürt sorununa dair bağnaz refleksi koruduklarını, kayda değer bir esneme olmadığını gösteriyor.
HDP’den doğru da muhalefete dönük ‘Muş ve Şırnak gibi merkezlerde yapılan hak gasplarına karşı durulsaydı, İstanbul için böyles, bir karar alınamazdı’ yönünde eleştiriler oldu. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir kere Türkiye’de yüz yıldır yasalar iki yerde farklı uygulanıyor. Kürt illerinde ayrı buralarda ayrı…Öyle bir fiili bir durum var. Şimdi adam seçime giriyor, seçimi kazanıyor fakat diyorlar ki, ‘sen KHK ile görevinden atılmışsın o halde senin bu adayını kabul etmiyorum’. Ve senin üçte birin kadar oy alan birine belediyeyi teslim ediyorum. Bundan büyük saçmalık, bundan büyük ayıp, bundan büyük mantıksızlık olabilir mi? Fakat bu aynı şey İstanbul’da olunca tepki büyük. Çünkü ortada çifte standart var. Bu son derece yanlış, üstelik utanç verici. Türkiye’deki insanların oradaki soruna farklı, buradaki sorunlara farklı yaklaşmaları etik olarak da kabul edilebilir değil.
Türkiye’deki mevcut süreç için ‘çöküş’ kavramını tercih ediyorsunuz. Hükümetin bu çöküşü durdurma kapasitesi var mı?
Bakın bunlar aracı bataklığa sapladı, bunu oradan çıkartamaz. Bir sorunu yaratan, o sorunu çözemez? Her seferinde, her adımda aracı batağa daha çok saplayacaklardır. Çünkü bu politik İslamcıların alternatif bir toplum projesi  yoktur, yönetme özürlüdürler…Yani bunların ‘İşte benim projem şu, benim alternatif perspektifim budur’ diyecek halleri yok. Çünkü ileriye değil, geriye bakarlar. Mesela, 21’inci yüzyılda Osmanlı’yı ihya etmek gibi hezeyanlara kapılıyorlar. Bu dünyanın gerçeğini anlamaktan acizdirler. Lâkin tarihte geriye dönüş hem mümkün değildir, hem de arzulanır bir şey değildir.
İkincisi; bu sefer ki kriz, öncekilerden çok farklı. Eskiden ekonomik kriz olurdu ama başka sektörlerde fazla  hasar olmazdı. Ekonomik kriz olurdu ama tarım gene yola devam ederdi vb… Şimdi bakın tüm sektörlerde çöküş var. Kurumları da çökerttiler. Eğitim sistemini çökertmiş, ekonomiyi çökertmiş, dış politika iflas halinde. NATO üyesi olmaktan dolayı bunların sağlıklı bir dış politika uygulamayacaklarını bilirim. Sen hem bir emperyalist pakta üye olacaksın  hem de burada bağımsız bir dış politika uygulayacaksın… Bu mümkün değil. Türkiye, 1952 yılına NATO’ya girdiği andan itibaren etkin dış politika yeteneğini kaybetti. Fakat buna rağmen vaziyeti idare etme yetenekleri vardı. Şimdi o tamamen yerle bir olmuş durumda. Elle tutulur hiçbir şey yok. Bu aracı bataklığa saplayanlar, onu oradan çıkaramazlar. O zaman alternatifi oluşturmak lazım. Yalnız bir şey var. Eski tarz muhalefetle de bu iş olmaz. Bunu bir yere yazın.
Mesela kriz oluyor işte IMF kapısı çalınıyor, işte IMF kredi veriyor, bunlar borçlarını ödemek için makinayı çalıştırıyor. Bu sefer kriz önceki krizlerden farklı. Dışarıdan para bulmak ile ertelenebilir cinsten değil. Muazzam bir dış borç, muazzam bir cari açık var. Şimdi diyelim ki parayı buldular. Parayı bulunca araç hemen faaliyete mi geçecek, mümkün değil. Dolayısıyla bu kriz, cumhuriyet kurulduğundan beri yaşananların hiçbirine benzemiyor. Çok daha derin bir kriz. Ancak çok radikal tedbirler alınarak çıkılabilir ama bu kafa ile ya da IMF kafasıyla çözülebilir bir kriz değil. Netice itibariyle şunu söylemek gerekir ki, Türkiye’deki kriz sadece buraya mahsus bir şey de değil. Dünyadaki genel krizin buradaki yansımasıdır ama Türkiye biraz bayrağı daha önde taşıyor gibi.
Bu ‘en önde koşma’ metaforu neye tekabül ediyor?
Neo-liberal politikalar uygulandığı sürece, dinci bir iktidar olmasaydı da, ölçü bu düzeyde kaçırılmasaydı da çöküş kaçınılmaz olurdu. Ama hiç değilse bu kadar derin olmayabilirdi. Gel gör ki, politik İslamcı kafa her şeyi çökertmiş bulunuyor. Onun için ben şunu söylüyorum. Global olarak sadece Türkiye değil, insanlık ve uygarlık kritik bir eşiğe dayandı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil ve eski yöntem ve araçlarla da çözülebilir değil. Bakın eskiden bir kriz oluyordu, ‘yapısal kriz’. Ekonomik bir kriz olarak yaşanıyordu. Ne oluyordu işsizlik, yoksulluk artıyordu, sefalet derinleşiyordu. Fakat bu sefer ekolojik kriz, iklim krizi, etik kriz, siyasal kriz, jeopolitik kriz, tüm krizlerin kesiştiği, harmanlandığı bir tablo var. Yani eski krizlerden farklı olan bu. Bu şu demek; Kardeşim senin kapitalist sistemin, çözdüğünden daha çok sorun üretiyor. Yarattığı sorunları çözmekte başarısız kalıyor. Aracı her seferinde daha çok bataklığa saplıyor. O zaman radikal bir paradigma değişikliğine gerek var. Eğer sen kritik bir eşiğe gelmişsen, kritik eşiğin gerektirdiği bir duruş, bir paradigmaya sahip olman gerekir. O açıdan sorun geçiştirilebilir mahiyette değil. Palyatif tedbirlerle de üstesinde gelinebilir değil. Netice itibariyle radikal bir, politik, entelektüel paradigma ve perspektif değişikliğine ihtiyaç var. Dünyanın genel manzarası böyle. Türkiye’de biraz daha derin yaşanıyor. Fark o kadar. Ölçü burada daha çok kaçırıldığı için.
1980 sonrası 24 Ocak kararları Türkiye’ye dayatıldı. Siz artık bunun tüketildiğini söylüyorsunuz. Peki mevcut ekonomik krizde uluslararası güçlerin Türkiye’ye dayatacağı belli başlı yaptırımlar olacak mı?
Türkiye’nin içinde bulunduğu tabloda bu ülkenin mülk sahibi sınıflarının ve emperyalist ortaklarının aldığı iki kritik viraj var. Bir tanesi, 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya girmesidir. Fakat 2. Dünya Savaşı sonrasındaki 30 yıl, kapitalizmin yükselme dönemi olduğu için NATO’nun etkisi çok fazla hissedilmedi. Fakat kapitalizmin yükseliş dönemi 1970’lerin ortasına sona erdi ve sistem tekrar yapısal krize girdi. 1980’lerden sonra da neo-liberal politikalar dayatıldı. Türkiye neo-liberalizmin trenine ilk atlayan ülkelerden biriydi, 24 Ocak 1980’de. Dışa açılacağız, ihracat öncülüğünde büyüyeceğiz, dünya ekonomisi ile bütünleşeceğiz  retoriğiyle… Tamam, dışa açılmak iyi de, nereni, ne kadar, kime açtığın da önemsiz değildir. Aslında 24 Ocak kararları bir kompradorlaşma tercihiydi. Ekonominin temeli o güden beri aşınıyordu ama son 17 yılda AKP döneminde hızlandırdı, derinleşti ve ekonomi çöktü. Mesele bundan ibaret.
Fakat önemli bir şey daha var. Sadece ‘neoliberalizme karşı olmak yeterli değil. Radikal olarak kapitalizme karşı çıkmak gerekiyor. Yani ‘post-neoliberal’ değil, ‘post-kapitalist’ olmak gerekiyor. Öyle deneyler oldu biliyorsunuz Güney Amerika’da. Bunlar post-kapitalist değillerdi post-neoliberaldiler. Mesela işte Venezüella, Bolivya, Ekvator vb. Görüyorsunuz yürümüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçten çıkabilmesi için bugüne kadar alışık olduğu yöntemleri, politikaları ve yaklaşımları terk etmesi gerekiyor. Bu da temelli bir paradigma kaymasını gerektiriyor. Şu anda eksik olan bu. Bu konuda uyarılar yapmaya devam etmemiz lazım. Yani sen fotoğrafı olduğu gibi göremediğin zaman olup bitenleri değerlendirmede başarısız olduğun zaman, sürece müdahale etme kabiliyetin de yetersiz kalır. Şeylerin seyrini değiştirme yeteneğin yetersiz kalır. Mesele bundan ibarettir.
Yaşadığımız süreç tersinden de devrimsel hamlelere zemin hazırlayan dönemler değil mi?
Gayet tabi…Mesela 1870 yılında kapitalizm ilk defa yapısal krize girdi. Periyodik kriz demiyorum. Onlar sürekli tekrarlanıyor. Yapısal krize girdi. O zaman kapitalizm dünyanın çok küçük bir bölümünde geçerliydi. İşte Batı Avrupa’nın bazı kısımlarında hakim üretim tarzıydı. Şu anda kapitalizm bir dünya sistemi. Her şey, her yerde aynı anda yaşanıyor. 1929 krizi sadece ekonomik krizdi. O zaman iklim krizi diye bir şey yoktu. Ekolojik kriz yoktu. Dolayısıyla bugünkü krizi eski kavramlarla, eski tarz yaklaşımlar ile ne anlayabilirsin ne de ona karşı etkin bir politik proje üretebilirsin.
O açıdan ben çok kritik bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Şimdi atmosferin ısınması, iklim krizi, bizim hafızalarımızın alamayacağı sonuçlar doğurabilecek potansiyele sahip. Muazzam bir risk alanına girmiş durumdayız.  Öte taraftan, sistem sıkıştıkça savaş da olanaklı hale geliyor. İnsanlığın geleceği bakımından iki temel tehlike var. Bir tanesi, ekolojik sorunlardan kaynaklanan riskler, diğeri de şuanda ki dünyadaki nükleer silah potansiyeli. Silahlanma dünyayı defalarca yok edebilecek bir seviyeye ulaşmış durumda. Dolayısıyla kritik bir sürece girilmiş bulunuyor.
Uzun lafın kısası, insanlık ve uygarlık tehlikeli bir eşiğe gelip dayanmış bulunuyor. O zaman, bu durumun gereğini yaparsın, aklını başına alırsın entelektüel bir sıçrama yaparsın, paradigmayı değiştirirsin. Yeni bir perspektifle yola devam edersin ama bunu da vakitlice yapmak kaydıyla. Zira, zaman daralmakta.  Aslında bu sefil gidişatı durdurmamak için hiçbir neden yok. İnsanlar irade sahibi yaratıklar olduklarına göre. Ellerimiz ilelebet armut toplamak zorunda almadığına göre… Sürece bilinçli, etkili müdahale etmek, velhasıl insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak ‘büyük insanlığın’ iradesini aşan bir şey değil.
/MA -Deniz Nazlım – Selman Güzelyüz/