Çevre ve Kent Hukuku sonuç bidirgesi açıklandı

Kent ve çevre hukuku alanında çalışmalar yürüten avukat ve baroların Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu’nun düzenlediği 3’üncü toplantının sonuç bildirgesi açıklandı.
Bildirgede, “Temiz hava ve temiz su tüm canlıların temel ortak ihtiyacı ve doğada parayla alınıp satılabilecek bir meta değilken, bugün temiz suya erişim, ciddi bir hak sorunu olarak karşımızdadır. Suların özelleştirilmesinden vazgeçilmeli, evlerimizde akan suyun içilebilecek nitelikte olması sağlanmalı” denildi.
Kent ve çevre hukuku alanında çalışmalar yürüten avukatlar ile baroların oluşturduğu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu temsilcilerinin 13-14 Temmuz tarihinde gerçekleştirdiği 3’üncü toplantının sonuç bildirgesi açıklandı.
Denizli Barosu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen toplantıya Adana, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Burdur, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Düzce, Isparta, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Muğla, Sakarya, Şanlıurfa, Van, Yalova ve Zonguldak baroları katıldı. Türkiye’deki çevre sorunlarının tespit edildiği sonuç bildirgesinde, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı için mücadeleye devam edileceği vurgulandı. 4’üncü toplantı ise Urfa Barosu ev sahipliğinde Eylül ayında gerçekleşecek.
‘Havzayı besleyen nehir ‘zehir nehri’ oldu’
Sonuç bildirgesinde, Kütahya-Uşak bölgesinde yoğunlaşan madencilik faaliyetlerinin, Denizli ve Aydın’da sanayi atıklarının, yenilenebilir ve temiz enerji diye sunulan jeotermal santrallerin, tarımsal alanları yok ettiği belirtildi. Bildirgede, tarımla geçinen halkın ekonomik gücünün azaldığı, santrallerin başta kanser olmak üzere birçok hastalığın artışına neden olduğu kaydedildi.
Türkiye’nin zeytin, üzüm ve incir üretim deposu olan Aydın’da bu ürünlerin niteliğinin denetimsiz jeotermal santrallerin verdiği çevresel zararlardan dolayı düştüğüne işaret edilen bildirgede, jeotermallerin asit yağmurlarına neden olarak doğrudan tüm canlı yaşamına zarar verdiğine, yeraltına tekrar basılmayan artık sularda bulunan ağır metallerin suyu ve toprağı kanserojen hale getirdiğine yer verildi.
Bildiride, Büyük Menderes havzasını besleyen nehrin artan kirlilikten dolayı ‘zehir nehri’ haline geldiği vurgulanırken, kamu kurumlarının denetim ve izleme faaliyetlerini, büyük sermayenin maden ve enerji alanında yoğunlaşmış şirketlere karşı yerine getirdiği kaydedildi.
‘Toplum bir bütün olarak yaşam hakkına sahip çıkmalı’
Türkiye topraklarının geleneksel tarım üretiminden koparılarak vahşi madencilik ve enerji sektörüne alan açmanın sonuçlarının kendini gösterdiğine dikkat çekilen sonuç bildirgesinde, şunlara dikkat çekildi: “Sanayi atıklarına karşı izleme ve kontrol mekanizmalarının çalışmaması, tarım topraklarını, suyumuzu ve havamızı kirletmekte, son aşamada bu kirlilik insan sağlığına ve tüm ekosisteme büyük zararlar vermektedir. Temiz hava ve temiz su tüm canlıların temel ortak ihtiyacı ve doğada parayla alınıp satılabilecek bir meta değilken, bugün temiz suya erişim, ciddi bir hak sorunu olarak karşımızdadır. Suların özelleştirilmesinden vazgeçilmeli, evlerimizde akan suyun içilebilecek nitelikte olması sağlanmalı ve su kaynakları ve çevresi mutlaka korunmalıdır. Toplum bir bütün olarak yaşam haklarına sahip çıkmalı ve temel haklarından ödün vermemelidir. Bu nedenle merkezi iktidarın rant odaklı politikalarına karşı bir kent hakkı ve çevre isyanı olarak gördüğümüz Gezi sürecinin kriminalize edilerek bazı Gezi bileşenlerine dava açılması, çevre savunucularının kararlılığından bir şey kaybettirmeyecektir. Savunulan, kent hakkı ve tüm canlıların yaşam hakkıdır.”
Bildirgede sağlıklı çevrede yaşama hakkının ihlal edilmesine karşı mücadelenin kararlılıkla ve birlikte yürütüleceği belirtildi.
/jinnews/