Fırat Aydınkaya: Kürtler dudakları sünnetli bir halk

Topluma, siyasal ve sosyal dinamiklere, olgulara ve olaylara yönelik isabetli gözlemleri, sorgulayan ve ufuk kazandıran yapıcı eleştirileriyle bilinen araştırmacı-yazar Fırat Aydınkaya,Kürt mücadelesine eleştirel bilinç temelinde katkı yapmanın olanaklarıyla ilgili olduğunu söylüyor.

Elif BARAN

‘Eleştirel teorinin eksikliğini her tarafta görebiliyoruz’ diyen Aydınkaya ile içeriden bir ayna tutmaya çalıştığı Kürt toplumsal dinamiklerini ve günümüz Kürt siyasetini konuştuk.

Son zamanlarda eleştiri yazılarınızla Kürt siyasetine “içeriden” eleştiriler getiriyorsunuz. Bu eleştirileriniz nasıl karşılık buluyor?

Öncelikle ben yazıların yarattığı tartışma ortamından gayet memnun olduğumu söylemek isterim. Kürt siyasetini domine edenlerin eleştiriyi olgunlukla karşıladığını görmek beni mutlu ediyor açıkçası. 

ELEŞTİRİ DOĞRU MESAFEDE KALMA İŞİDİR

Aslında Kürt siyasetinin özünde bir itiraz hareketi olduğunu biliyoruz. Kurucu ilk metinlere baktığımızda ulusal ve sınıfsal eleştirinin/itirazın “el kitabı” niyetine kullanıldığını da görüyoruz. Sıkıyönetim mahkemelerinde konuşulan şeyler aslında savunma falan değildir örneğin, düpedüz bir yapısökümdü, sömürgeciliğin yapısökümü. Mahkemelerin sıkça kontrpiyede kalması yapılan eleştirinin ahlaki teolojisinin güçlü olmasındandı. Ne var ki yarım yüzyıllık bir gelenekten bahsediyoruz, zaman içinde belli oranlarda ve belirli konularda bir muhafazakârlaşma yaşanması da kaçınılmaz. 

Ne tür bir muhafazakârlaşmadan bahsediyorsunuz?

Açık konuşmam gerekirse hareketin sosyolojisi bağlamında mesela orta kadroların bir kısmı da dâhil olmak üzere, sorunların yaşandığı lokasyonlardan uzak olduğu için bihaber karar alıcılar ile özellikle diasporanın karar verici mobil unsurlarının eleştiri kurumundan pek hazzettiğini söyleyemem. Bir annenin bebeğine duyduğu şefkat apolojisine benzer bir korumacılığa sahipler. Hegel’in bir sözüne atıfla söylersem eğer, geceleyin görülen tüm ineklerin siyah olmadığını, başka renkte ineklerin de bulunduğu yüksek sesle söylendiğinde kaşlarını çatıyorlar. Andığım bu çevreler sıkı bir devrim romantizmine bağlılar, duygusallar, bu yüzden anlayabiliyorum onları.

Başlarken şunu soralım o halde; eleştiri sizin için ne ifade ediyor?  

Kürt mücadelesine eleştirel bilinç temelinde katkı yapmanın olanaklarıyla ilgiliyim, tastamam. Eleştirel teorinin eksikliğini her tarafta görebiliyoruz. Oysa bir düşüncenin başına gelebilecek en talihsiz şey; o düşünceye direnen, ona itiraz eden sesleri kendi içinden çıkaramamasıdır bana göre. Benjamin’in “eleştiri doğru mesafede kalma işidir” sözünü önemsiyorum. Şahsen de bu sebeple eleştiriyi el feneri niyetine kullanan biriyim. Kaldı ki eleştiri, içinde umut da barındırır bir miktar. İnsan hala umudunu koruduğu şeyi eleştirir, değil mi?

O halde sadece Kürt siyasetine değil, Kürt toplumuna ve kültürüne de eleştirel bir projeksiyon tutuyorsunuz sanırım. 

Dediğiniz çok doğru. Yeniden ayağa kaldırılan Kürt toplumunun eleştirel kurumları üretememesi ve hamledememesidir, esas sorun zaten. Toplumsal bünyede en iyi ihtimalle “nifak-dıjmın” en kötü ihtimalle “ajan-hain” söylemlerini karşılıyor, eleştiri ne yazık ki. Modern Kürtçe fabrikasyonunun masa üstü üretimlerini saymazsak klasik Kürtçe yazımda, eleştiri veya özeleştiri kavramlarını karşılayan özgün bir dilsel performansın bulunmamasının bir anlamı olmalı. 

XANİ’NİN GÖZÜNDE BEKO MUTLAK KÖTÜDÜR

Klasik metinleri açıp baktığımızda kim ne derse dersin karşımıza çıkan tek eleştirmen, bir anti kahraman olan “Bekoyê Êwan”dır. Hikâyede herkes haklı sebeplerle Mem’le hemdert olduğu için Beko’nun “yıkımsal yaratıcılığı” gölgede kalıyor ama dikkat ederseniz Xani, Mem’i özgürleştirmek için “bin tane Gohderz’e” bedel dediği Tajdin’i, Beko’nun zekâsının karşısına dikiyor. Hileci ama eleştirel bir zekâya karşı, halis niyetle donatılmış kas gücü sahne alır ki bu sahne neredeyse bin yıllık Kürt tarihinin özetini simgeler. 

Kürtler genelde Beko’yu bir aşkın katili veya iki âşık arasına giren lanetli karakter olarak düşünür. Sizin Beko yorumunuz pek alıştığımız türden değil.

Evet, zaten, Xani’nin gözünde de Beko, mutlak ve kendiliğinden kötüdür, hatta onu “veledi zina” gibi pejoratif imgelerle yerin dibine de batırır. Lakin burada başka bir şey daha var. Beko, modern Kürt siyasetinin içine hatalı bir şekilde yalnızca bırakujiye meraklı bir hain olarak dâhil edildi. Oysa bu yorum Beko’nun yıkıcılığını karşılıyor belki ama ya yaratıcılığı? Tutsak edici zekâya kafa tutmayı bilen özgürleştirici bir yaratıcılığa ihtiyacımız yok mu bizim? Dikkat ederseniz Xani, Beko’ya yalnızca “iblis” demekle kalmaz, neredeyse ona aşırılığın peygamberi payesi verir ki bu anlamlı. Bu konuyu geçerken hakkını teslim edelim, Kürdistan’ın gelmiş geçmiş tek gerçek eleştirmenidir Ahmed-i Xani, eli baltalı bir put kırıcıdır o. Mem u Zin, Nikitin’in de bize hatırlattığı üzere Kürt toplumunun feodal bölünmüşlüğünü eleştiren ilk metindir ne de olsa. 

Peki, tarihsel açıdan Kürt toplumunun eleştirmenlere bakışı nasıldı?

Kürt toplumu büyük ölçüde İslami yorumların etkisiyle bir “şükür toplumudur”, bu manada kadercidir. Gelenekselle bağı güçlü her toplum gibi alın yazısına dil uzatanları sevmez (bextê me reş giredayê), yeni olana şüpheyle bakar. Sömürgeciliğin de etkisiyle yeni olana karşı müteyakkız bir şimdicidir. Bununla birlikte burada bir kavram üretiminin altını hassaseten çizmek icap eder:“zımandirêj”. Kürtlerin gündelik yaşamında müşteki bir dil takınma teşebbüsünde bulunanlara anında bir tahkir ve tehdit lügati olarak “zımandirêj” lakabının takılması ilgi çekici geliyor bana. 

MUSA BENİM ‘DUDAKLARIM SÜNNETLİ’ DEMİŞ, TEREDDÜT ETMİŞTİ

Toplumsal tahayyülümüzde müzmin muhaliflere, sıkça şekva edenlere dönük uzayan dilin kesileceğine dair bir had bildirme diskurudur bu. Oysa Heidegger’in dediği gibi eğer dil varlığın eviyse çokça zımandirejlere ihtiyacımız var, hanemizi özgürleştirmek için bu şart.   

Kürt tarihinde eleştiri kurumunu simgeleyen bir oluşum veya kurumdan söz edebilir miyiz peki? 

Aslında ağa divanında eleştiriye belli oranda değer veriliyordu, Nakşilerin halifelik geleneği de kendi içinde belli limitlerde eleştirel olana kıymet veriyordu. Kabile reisleri veya aşiretin rusipi’leri hem ağanın divanında hem de şeyhin sohbetinde huşunet yüklü eleştiri ya da özeleştirel söz sahibiydiler. Şeyhin halifeleri Hristiyanlıktaki günah çıkarmayı andıran bir ritüelle yılın belli dönemlerinde şeyhinin yanında nedamet seanslarında tövbe edebiliyordu. Sıradan halk da bazen hane veya aşiret içi meselelerde şeyhe/ağaya özeleştiri verebiliyordu.

 Peki, modern dönemde bahsettiğiniz bu eleştirel gelenek korunabildi mi?

Bu sorunun cevabını vermek kolay değil ama modernlikten bahsediyorsak, bu bahsettiğimiz yerden başlar sömürgecilik. Bu sebeple sömürgeciliğin Kürt toplumunda ilk yok ettiği şey bana kalırsa eleştirel tutumdur. Sömürgeciliğin Kürtlerin dudaklarını sünnetlemekle işe başladığını iddia ediyorum. Bu sebeple aşağı yukarı 1870’lerden bu yana karnından konuşan bir halktır Kürtler. Devlete, ağaya, şeyhe, patrona yani otoritenin yüzüne hakikati söyleyememe oportünizminin bir davranış kodu haline gelmesi en büyük kültürel yıkımın başında geliyor. Eski ahitte Tanrı, Hz. Musa’ya Mısır hükümdarının politikalarını mahkûm edip ihtar etmesini istediğinde Musa ama benim “dudaklarım sünnetli” diyerek tereddüt etmişti. Esasen 1870-1970 arası, yani Kürt hareketinin ilk başlarına kadar Kürt toplumu dudakları sünnetli bir halktır.

Fakat bahsettiğiniz bu dönemlerde pek çok isyan oldu, bu isyanların temeli zaten eleştiri değil miydi?

Evet, haklı bir soru bu, ama isyanları mobilize edenleri konuşalım isterseniz. Bedirhan beyin dili isyankâr falan değildir. Halifeye ya da halifenin bürokrasisi karşısında kullandığı dil “bende” dilidir. Gerek İsyan sırasında gerekse Girit’ten yazdığı dilekçelere baktığımızda karşımıza çıkan dil en iyimser yorumla “sızlanma” veya “söylenme”dir. Şeyh Ubeydullah’ın halifeye karşı dili de bu zaviyeden olarak, babasına karşı yaramazlık yapan haylaz bir çocuk dilidir. Hele Kürdistan gazetesinin ilk sayılarında editörün kuşandığı dil xulam dili bile sayılmaz. Keza İmparatorluğun ilk modern muhalif siyasi partisinin kuruluşunda yer alan A. Cevdet ve İ. Sükuti’nin dili de sızlanmadan öte değildir. Ki sonradan Sultan’a memuriyet karşılığında bu sızlanma dilini de terk etmiştir.

Peki, cephede bizzat isyanı sevk ve idare edenler?

Cephede yer alanlardan Şeyh Said, Alişêr, Nuri Dersimi gibi birkaç aktörün dili eleştirel tutuma yakın seyretse de bu tutumu esasen şikâyet olarak görmek daha evladır.

 ELEŞTİRİ KURUMUN OLMAMASI PAHALIYA MAL OLDU

Bu sebeple Kürt isyanları dilsizdir. Sünnetli dil ile yapılan başkaldırının mükemmel örneğidirler. Esasen isyan edenlerin ne istediğini hala tam olarak bilmiyorsak bunun bir sebebi de isyanlara eşlik eden kulakları sağır edici bir dilsizlik senfonisi değil mi? Bu sebeple Kürt isyan tarihinin bize öğrettiği ilk ders, “lal dil ile başkaldırmanın kılıçsız cenk etmeye benzediği”dir. Hoybunla/Hawar’la birlikte Kürt isyanlarının müstakil bir isyan diline kavuştuğunu ekleyelim.  

Eleştiri kurumunun olmamasının sonuçlarını konuşalım isterseniz, dediğinizin tersine olsaydı ne olurdu?

Eleştiri kurumunun toplumsal ve tarihsel bir karşılığının olmaması Kürtlere pahalıya mal oldu. Kürtler aşağı yukarı 1850 yılından bu yana çoğunlukla “dilsiz” bir şekilde direndi. Direniş modernleşmesi kavramına ruh veren bir halktır Kürtler. Fakat iki yüz yıldan bu yana direnen bir halkın eğer hala bir Dostoyevski’si, bir Marquez’i yoksa bunun en mühim sebebi direnişlerinin dilsizliğiyle alakalıdır sanıyorum. Bu dilsizliğe ruhunu veren en önemli öğelerden biri Kürtçe’nin direnme estetiğinde bir mevzi olarak kullanılmamasıdır aynı zamanda. Sözgelimi A. Cesaire ile bütünleşen bir negritude kuşağımızın olmamasının bir nedeni de bu olmalı. İdeoloji, sanat, kültür ve edebiyatta Kürtlerin dünyaya armağan edeceği bir değerinin olmamasının –kuşkusuz başka pek çok önemli sebebi var- bir sebebi eleştirel teorinin inşa edilememesiyle bağlantılı bana kalırsa.  

Politik alanda eleştiri mekanizmasının hakkıyla çalışmamasının nasıl sonuçları oldu peki?

Az önce bahsettiğim sünnetli dudak sorunsalı hala çözülebilmiş değil ne yazık ki. Açıkçası mutlak tabiyet ile mutlak karşıtlık, kutsiyet atfetmekle küfür etmenin dışında eleştirel bir konumun var olması gereğine inanıyorum şahsen. Aktüel olandan yola çıkalım mesela. Kürt siyasetini mobilize eden kadroların toplam yekunu tam olarak ne kadar bilemem ama siyasi mücadele içinde şu anda aktif çalışanlarla, bir şekilde çalışmaya omuz verip şimdi dışarıda olanların sayısı neredeyse aynı. 

SÖMÜRGE İNSANI DEVRİM AHLAKINDAN ÖDÜN VERMEDEN KAZANILMALI

Bu örgütlenme sosyolojisinde belli ki problem var ve imkânları kısıtlı bir halk olan Kürtler için bu hal, açık bir felaket hali. Küskünlerin önemli çoğunluğunun dudaklarının sünnetli olmasının bir sebebi eleştirel bir mekanizmanın çalışmamasıdır sanıyorum.

Kürt siyasal kamusunda yapılan her eleştiri bir niyet testinden geçiriliyor genellikle. Bu niyet meselesiyle hesaplaşmadan dediğiniz eleştirel teoriyi inşa etmek zor görünüyor, ne dersiniz?      

Çok doğru bir tespit. Kürt siyasal kamusuna ruhunu veren kalem ehli arkadaşlarımız herhangi bir eleştirel tutumu, bir iktidar ağının parçasına yamama konusunda bir hayli maharetli. Umberto Eco, bir metin söz konusu edildiğinde bir niyet triosundan bahseder örneğin: “metnin niyeti, yazarın niyeti, okurun niyeti.” Ben dördüncü bir niyet öneriyorum: “özgürleşme niyeti.” Kürtlerin on yıllardır mücadele etmesine rağmen bu mücadelenin Kürtleri neden hala özgürleştirmediğini yüksek sesle sorgulamak, her Kürdün ombudsmanlık görevi olmalı. Buna rağmen bazıları devrim sürecinde özgürlük ve etik değerleri sorgulamayı bir niyet belirtisi olarak görüyor. Bu konu önemli, bunu konuşmamız gerekir.

Mücadelenin kritik aşamalarında bazı önemli konuları görmezden gelmek sizce de anlamlı değil mi? 

Bence değil. Bu fikriyata göre mücadelenin kıyamet süreçlerinde yapılan hatalar dokunulamaz ve sorgulanamaz. Buna ben devrim ilahiyatı diyorum. Kitabı Mukaddes’teki tanrısal dokunuşları hatırlatıyor bunlar. Musa Sina dağındayken Yahudileri dağdan uzak tutmayı andırıyor. İşin gerçeği özgürlük süreçlerindeki kusur ve hataları denetimden kaçırmanın, onları dokunulmaz kılmanın kimseye faydası yok. Esasen bu tarz devrim ilahiyatı yalnızca Kürtlere özgü de değil. Cezayir Bağımsızlık Savaşında bu tarz iddialar gazetelere yansıyınca örneğin Fanon açık ve net bir şekilde “kurtuluş savaşında sömürge insanı kazanmalıdır ama bunu devrim ahlakından ödün vermeden yapmalıdır” der, bu kadar basit. Hatırlayalım, Mazlum Doğan savunmasının önemli bir pasajını bu meseleye ayırırken, Öcalan’ın da hakikat komisyonlarının kurulmasında ısrarcı olmasının bir sebebi de bu. 

TAYBET ANA YERDEYKEN KALEM BUZ TUTAR

Son olarak “çatışma sırasında kültür askıya alınabilir mi” diye sorar Fanon, bu soruyu bir kelime ile değiştirmeyi öneriyorum: “çatışma sırasında özgürlük askıya alınabilir mi?”

Eleştiri söz konusu olduğunda genelde karşımıza çıkan savunma mekanizması “zamanlama” meselesiyle de alakalı. Bu savunma sizce de anlamlı değil mi?     

Yine kutsal kitaptaki bir pasajla cevap vereyim size. Musa ile ilgili bir bölümde “Rab, kalem ile yazma, çünkü kalem murdar eder” diye ilginç bir ifade kullanır. Çoğumuzun gözünde belli hassas zamanlarda eleştirinin murdar etme gibi kötü bir sihri var ne yazık ki. Bazı dönemlerde eleştiri “kanatır” kabul ediyorum. Örneğin Benjamin’in “saldırganlar kazanırsa ölüler bile payını alacak” dediği süreçten geçtik ve gerçekten de bizzat şahidim,  mezarlar dahi şiddetten payını aldı. Taybet ananın bir hafta bedeni yerde kalmışken, insanlar ölü bedenleri buzdolabında saklarken kalem buz tutar doğal olarak. Ama ezilenin sözü bitmez, bitmemeli. Bu sebeple “sözün bittiği yerdeyiz” aforizmasını ezilenlerin belleğinden silmek gerekir. Zira ezilenin kıymeti sözü kadardır. Sözsüz, dilsiz bir ezilen ezeli mağluptur. 

İsterseniz spesifik olarak eleştirdiğiniz konulara gelelim. Yazılarınızda sıkça “siyaset kaybı”ndan bahsediyorsunuz. Oysa Kürt toplumu Ortadoğu’nun en politik toplumu olarak bilinir, bu paradoksu nasıl açıklarsınız?

Evet, totalitarizm eleştirisi bağlamında siyaset kaybına değindim. Fakat genel olarak eleştirel yaklaşıma verilen tepkilerin bir kısmında “totaliter eşitlik”ten duyulan memnuniyeti görmek beni şaşırttı açıkçası. Oysa üzerine konuştuğumuz konunun önemli bir boyutu siyasal olanı yeniden düşünmek. Şahsen siyaset tanımı konusunda Ranciere’e yakın düşünüyorum. Siyasetten benim anladığım şey basitçe söylersem bir özgürleşme süreci ya da özgürlük istenci. Bu sebeple siyaseti iptal edecek anti-siyaset pratiklerine karşı dikkatli olmamız gerekir diyorum. 

İÇİMİZDEKİ LENİN’İ ÖLDÜRMEMİZ GEREKİYOR

Zira bana kalırsa siyasetin anarşik muhtevasını korumamız gerekiyor. Siyasetimiz bürokratikleştiği ölçüde siyasetin özüne dâhil olan özgürleşme ve anarşik olma halinden uzaklaşmış bulunuyor. Oysa yapılması gereken şey basit: “siyaseti yeniden halklaştırmak.” Belki de Mazlum Doğan kuşağına yeniden dönüp bakmanın vakti geldi. 

Nasıl olacak peki, Kürt siyaseti bir halk siyaseti değil mi?

Bunun için evvelemirde yapılacak şey Leninist felsefeyi yapısöküme uğratmak, Lenin’i önemseyen biri olarak bana öyle geliyor ki, içimizdeki Lenin’i öldürmemiz gerekiyor bir bakıma. Leninist modelin bakiyesi olan “bilenlerin, bilmeyenler ya da bilinçli olanların bilinçli olmayanlar” üzerindeki hâkimiyeti olarak görebileceğimiz “öncü güç” metodolojisini yeniden düşünmek gerek. Bu tarz hiyerarşik modelin, kurtarıcı mitini yine yeniden üreteceği, kitleleri sol bir mesihçiliğe mahkûm edeceği açık. “Parti merkezsizleştirilmeli” derken Fanon tam da bunu ima ediyordu.

Yazılarınızda en çok üzerinde durduğunuz konu özgürlük meselesi. Özgürlük meselesinde sizce sorun nedir? 

Çok basit aslında. Kürt siyasetinin özgürlük damarlarının ana kalbe giden damarlardan bazılarının tıkalı olduğunu söylüyorum, hepsi bu. Karşı tez getiren hiç kimse de bunun böyle olmadığını iddia etmedi. Bu konuyu işleyenler repertuarlarının bütün mazeretlerini peşi sıra dizerek kâh neoliberal saldırganlığa, kâh devlet huşuneti mazeretine sığındı. Bunun sebebinin dışsal olduğu fikri üzerinde bir konsensüs oluşsa da ben aynı fikirde değilim. Dışsal faktörlerin belirleyici etkisini inkâr etmiyorum elbette fakat söz konusu özgürlükse her zaman özgürlüğü taşıyan kolonlara yani içsel değerlere bakmayı yeğlerim. 

BİRİCİK DERDİM ÖZGÜRLÜK MESELESİ

Esasen, sadece Kürt siyasetinin sorunu değil elbette dünyada sistem karşıtı hareketlerin müzmin sorunudur bu. Öcalan bir ara Marksizmin iktidar yapılanmasının anarşizmle yıkanması gibi ilginç bir durumdan bahsediyordu, bence üzerinde düşünülmeye değer.

Özgürlük meselesine bakışınızı biraz açar mısınız? Felsefi, politik, gündelik konularda bu özgürleşme eğilimini nasıl anlamlandırıyorsunuz?     

Açık konuşmak gerekirse benim biricik derdim özgürlük meselesi. Diğer bütün konular bir şekilde bu meseleyle bağlantılı olduğu yani özgürlüğe giden yol güzergâhlarında bulunduğu için onları ele almak zorunda kalıyorum. Bir kere açık olalım, ezilmiş veya ezilmekte olan bir halk, bu ezilmişliği kabul etmeyip, kendisini ezenden veya sömürgecisinden kurtarmaya çalışıyorsa kelimenin tam anlamıyla burada bir özgürlük felsefesi/istenci söz konusudur. Fakat bu kendi başına yeterli değil elbette. Burada bir hiyerarşik ayrım yapmamız gerekebilir sanıyorum. Özgürleşme felsefesi, özgürleşme süreci ve özgürleşme pratiği. Bazen özgürleşme eylemi olarak realize edilen bir pratik, özgürleşme süreçlerine hatta özgürlük felsefesine olmadık hasarlar verebilir. Realize edildiği haliyle özyönetim politikasını, özgürleşme felsefesiyle bağdaştırmak bana zor geldi, hala da böyle. Özgürleşme pratiklerinin genel özgürleşme felsefesiyle ve süreçleriyle uyumlu olması gerekir. 

Genel olarak sistem dışı hareketlerin özgürleşme süreçlerinin problemli olmasını dikkate almak gerekmez mi? Bu yarılma sadece Kürtlere mi özgü?

Değil elbette. Sistem dışı hareketlerin tıkanma noktasıdır bu. Naipaul’ın tarzını pek sevmem ama yine de Taklitçiler romanında geçen bir sahne meramımı anlatmama yardımcı olabilir sanıyorum. Yarı sömürgecilikle yönetilen bir ülkede roman kahramanının da safında bulunduğu rejim muhalifi bir kanat beklenmedik anda iktidara gelir. Naipaul, sürpriz bir anda iktidara uzanmanın yarattığı şaşkınlık ve şoku “halat” metaforu üzerinden işler. Halat çekme yarışında iktidar tarafı, muhalefetin bir ucundan tutup çektiği halatı, birden bıraktığında muhalefetin ayakta kalmasıdır esas mesele. Romandaki sahne gibi çakılmak istemiyorsak özgürlük ipini sağlamlaştırmak gerekir. 

TEMSİLİ DEMOKRASİ BÜROKRASİ VE ELİTİZM ÜRETİYOR

Öte taraftan bu kolay bir mesele de değil. Marks ve Engels bile devrim sonrası sosyalist bir toplumda özgürlüğün nasıl, hangi biçimlerde uygulanacağı meselesinde nispeten ketum davrandıklarını görebiliyoruz. 

Demin özgürlüğe giden yollardan bazıları tıkalı dediniz. Tıkalı damarlardan kastınız nedir, biraz daha açabilir misiniz?

Elbette. Mesela bunlardan birisi, temsili demokrasiye sağlanan neredeyse sonsuz kredi. Oysa sistem dışı hareketlerinin neredeyse tümü temsili demokrasiyle sınandı ve neredeyse hepsi de bu imtihandan çaktı. Ulusal kurtuluş hareketlerini karşı oldukları sisteme lehimleyen, sistemin müştemilatı haline getiren sebeplerden en önemlisidir bu. Gandi’nin hareketini ele alalım mesela. Gandi uzun süre temsili demokrasiye direndi, ki onu buna zorlayan yakın çalışma arkadaşlarıydı. Bir takım ilkeler temelinde en sonunda temsili demokrasiye kerhen de olsa rıza gösterdi. Temsili demokrasi konusu bürokrasiyi, elitizmi, çıkar endeksli siyaseti sürekli yeniden ürettiği, yoksulluğu araçsallaştıran bir maskeye dönüştüğü oranda çokça tartışılıyor. Oysa bizim ihtiyacımız olan şey talmudik gelenekten bildiğimiz bir tür “toplanma çadırı” geleneğini yeniden icat etmek. Ki, Yahudiler bu toplanma çadırında yüzyüzelik esasıyla peygamberlerini bile sorguya çekebiliyordu.

Evet, ama Kürtler temsili demokrasiden bile dışlanıyorken bunu konuşmak ne kadar doğru?

Haklısınız, ama geldiğimiz aşamada temsil eden ile temsil edilen arasındaki mesafe alabildiğine açılmış durumda. Zaten her temsil ilişkisi temsil edilen aleyhine bir hikâyeyle bitmiyor mu? Kürtlerin parlamentoya ihtiyacı dönemsel ve araçsal. Fakat şu andaki eğilim parlamanterizmi tamamen amaçsal yani bir tür ontolojik güvence olarak görüyor ki, sorun olan bu.

Temsili demokrasiden kastınız nedir, temsilden neden rahatsız oluyorsunuz? 

Temsilin kendisi belli bir halk ve kültür inşa eder. Halk, kendisini temsil edenlerden kurtarılmayı, iyileştirilmeyi, doyurulmayı, savunulmayı ve nihayet sahiplenilmeyi beklediği ölçüde atıl ahlakı üretiyor. Temsil eden ile edilen arasındaki mesafe her zaman temsil edilenin aleyhine işler ve bu hal, eşitliği imkânsız kılan bir hiyerarşiyi sürekli gündemleştirir. Temsil mekanizmasının bizzat kendisinin bir popülizm üretmesinin üzerinde pek durulmuyor mesela. Oysa otoriter ve sağ popülizme karşıt olarak başka bir popülizm daha var aramızda: “karşı popülizm.” Kürt siyasetinin bir damarına da bulaşan retorik üzerine bina edilmiş, protest bir karşı popülizm üretimi söz konusu.

DEMOKRATİK MANTIK İLE TEMSİLİ MANTI ARASINDAKİ ZITLIK 

 Buna Kürtlerin özgürlük ve demokrasi taleplerini metalaştıran bir tür “popülizm endüstrisi” demek de mümkün. Popülizm endüstrisi orta sınıfın elinde Kürt yoksullarına doğru tutulan bir ışıklı tabela işlevi görüyor, bu rahatsız edici. 

 Temsili siyaseti halklaştırmak veya doğrudan demokrasiye yakınlaştırmak mümkün değil mi sizce? 

İşin gerçeği Kürt siyasetinin karar süreçleri ve temsil unsurları, devrimci köylülere, ezilmiş şehir yoksullarına tamamen kapalı olmasa bile onların buralara etki etmesi neredeyse imkansız. Hal böyle olunca temsili Kürt siyaseti organik olarak orta sınıfının mülkiyetinde halen.  Bu tür sorunlara karşı Ranciere’den ilham alarak hiç değilse bazı ilkeler konulabilir diye düşünüyorum. Mesela yönetici kadronun kura ile belirlenmesi, seçim süreçlerine iktisadi ve bürokratik elitlerin müdahalesinin engellenmesi, önseçimin zorunlu kılınması, halkın/seçmenlerin geri çağırma hakkının olması, yoksullara yüzde elli oranında kota konulması, seçilenlerin bir daha seçilmemesi gibi ilkeler düşünülebilir. Demokratik mantık ile temsil mantığı arasındaki ilkesel zıtlık belki bu şekilde yumuşatılabilir diye umuyorum. 

Bir yazınızda dikkatimi çekti, bir taraftan kamu otoritelerine direndiği halde öbür taraftan kendi mahallesindeki haksızlıklara ses çıkarmayan bir tipolojiden bahsediyorsunuz, bu çelişkili durumu nasıl açıklarsınız?

Bu epey zor mesele. Ama yazıda eksik bıraktığım mühim bir paradoks vardı, vesileyle onun da altını çizmek isterim. Bahsettiğim lokasyonlardaki genel kitlenin direnişçi karakteri biliniyor zaten. Kelimenin gerçek anlamıyla bunlar Fanon’un bahsettiği devrimci köylülerdi. Bu direnişçi kesimler bölgelerinde yaşanan kimi şahsi suistimallere ya da yanlışlara karşı nasıl bizar davranabildi? 

HER İKTİDAR İLİŞKİSİ BİR RASYONALİTE ÜRETİR

Burada özneye içkin ikircilikten bahsediyorum. Bir kişi aynı anda hem tabi olup hem de direnişçi özne halini nasıl gösterebilir, bir bedende iki ruh nasıl barınabilir? Foucault’cu özne yorumlarının izinden gidersek “her direniş vaadinin içinde bir teslimiyet bakiyesi” taşıdığı sonucunu çıkarabiliriz şüphesiz. Eğer bu doğruysa özne hem ideolojiyi çalıştırıyor hem de ideolojinin kurbanı haline geliyor bir noktadan sonra. Sujet’nin kelime yapısı itibariyle aynı anda hem özneye hem de tebaaya ev sahipliği yapması bir şeyler anlatıyor aslında.

Size karşı eleştiri getiren bazı kesimler Kürt siyasetinin hükmettiği doğrudan iktidar alanı olmadığından bahisle tespitlerinizi temelsiz buldu, ne dersiniz? 

Bir kere bu bakış açısı sorunlu. İktidarı, yalnızca tebasını yöneten bir oluşum olarak gördüğü sürece anlamsız bir görüş bu. Ben şahsen, insanların insanlar tarafından yönetilmesini sorun olarak gören biriyim. Bu sebeple iktidar olgusunu bir devletimsi oluşum olarak görmek yerine bireyler arasındaki gündelik ilişkilerde aramaya meyilli biriyim. Bazılarının başka bazıları üzerindeki eylem kipi bir sorundur her zaman. Burada elbette bir miktar rıza vardır, ama en az bunun kadar tahakküm de vardır. Ki iktidarın özü “yapmalısın veya yapmamalısın”dan öte bir şey değil. Her iktidar ilişkisi belli bir rasyonalite üretir, rasyonalitenin başladığı yerde bürokraside başlar ve bunlar benim için özgürlüğü tırmıklayan potansiyel sorun alanları.

Şiddet meselesine de değiniyorsunuz sıkça. Şiddet meselesinde nasıl düşünüyorsunuz?

Kurtuluş değil ama özgürleşme süreçlerinin şiddetten geçtiğine inanan birisi değilim. Şiddetin, özgürlük felsefesini imkânsız kıldığını düşünenlerdenim. Çok etkilendiğim Fanon’un ezilenlere tek kötü mirası budur ve bunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. “Şiddetin özgürleştirdiği” tezi açık bir yıkım teorisidir. Her şiddet eylemi, karşı şiddete bir davetiyedir çünkü. Bu çemberi kırmamız gerekiyor. Bizim artık şiddete değil özgürlüğe ve bunun için de sistem kurucu bir şiddet eleştirisine ihtiyacımız var. 

Yakın zaman önce önemli bir seçim geçirdik, ne düşünüyorsunuz sonuçlarla ilgili.

Hiçbir şey düşünmüyorum. Yakın zaman önce bir Avrupalı siyasetçi Yunanistan seçimlerini kastederek “seçimlerin herhangi bir şeyi değiştirmesine izin verilemez” şeklinde lapsus bir cümle sarf etmişti. Temsili demokrasiyi hiç bu kadar mükemmel tanımlayan başka birinin çıktığını sanmıyorum. Ben de aynı fikirdeyim. Uzun zamandır seçim demek burada bir gövde gösterisi demek, fazlası değil. Kürt siyaseti de bir ara “Bir oy her şeyi değiştirir” dedi ama Emma Goldman’ın bize hatırlattığı üzere eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi seçimler yapılmazdı zaten. Ki son yapılan seçim bundan sonraki seçimleri gereksizleştiren son seçim olacağa benziyor. Burada önemli olan şu: eğer seçim Kürtlerin statüsüzlüğünü değiştirmeyecekse Kürtlerin özgürlük ve demokrasi meseleleri nasıl çözülecek?

İlaveten bu haliyle seçim mekanizması bir tür navigasyon işlevi görüyor ve girilen her seçimde Kürt muhalefetinin yolu sisteme daha çok yaklaşıyor. Sistemdışı bir hareket olan Kürt muhalefetinin sistemiçileşmesinde seçimler kritik bir kol oynuyor kanımca.

HDP tarafından yapılan açıklamalarda bir başarıdan söz edildi, sizce durum nedir?

Partinin ikili stratejisi vardı, malum. Batıda kaybettirme, Kürdistan’da kazanma üzerine temellenen strateji. Seçim sonuçlarından önce seçim stratejisini konuşmak gerek. İzmir ve İstanbul’da Kemalist milliyetçiliğin, Ankara’da ülkücü milliyetçiliğin aparatı bir stratejiye razı olmak rahatsız edici olsa da totaliter rejimi gerilettiği için tahammül edilebilir belki. Kürt orta sınıflarının kendilerini mülksüzleştiren aşırı rejimden intikam aldığını varsayabiliriz. Fakat bu strateji kabul edelim ki negatif siyasetti ve bu sebeple sürdürülebilir değil. 

ÖCALAN’IN MEKTUBU BİR İHTARDI

Yanı sıra bu strateji bir “ilkeler konvansiyonu” değildi bir “davranış koalisyonu”ydu. Bu sebeple ittifaktan çok bir iltihak durumu söz konusuydu. Kemalist milliyetçiliğin Kürtlerle aleni bir ittifaka razı görünmediği çok açık. 

Seçimden iki gün önce Öcalan’ın tartışmalara yol açan mektubunu da bu minvalde mi değerlendiriyorsunuz?

Öcalan’ı dikkatle takip eden biri olarak onu Kürt toplumunun yaşayan en önemli eleştirmeni olarak gördüğümü söylemek isterim. Öcalan’ın mektubu esasen bir ihtardı, başka siyasetlerin yedeğine girilmemesi, müstakil siyasetin yürütülmesine dair kritik bir muhtıraydı. En çok da Kürt siyasetini Kemalizme mezc etmeye meyyal ve bu şekilde bir tür protez akıl görüntüsü veren, aklı CHP’de kendi HDP’de olan damara mesaj verdi diye düşünüyorum. İlk seçimden sonra Birikim dergisine yazdığım yazıda Kemalizme iltihak bir görüntü vermenin problemli ve sürdürülebilir bir siyaset olmadığına değinmiştim. Zira Kemalistler koltuklarını haksız bir şekilde işgal ettiklerine inandıkları şimdiki iktidarı koltuğundan edip kendileri oturmak için Kürtleri bir kaldıraç olarak kullanıyor, hepsi bu. Fakat bu süreç bir bakıma 1919-20 yıllarını andırıyor. Kürtler ikinci kez Kemalistleri ayağa kaldırdı. Nietszche’nin bahsettiği “ebedi dönüş” hükmü eğer cariyse Kürtler ikinci kez Kemalist politikalardan hayal kırıklığına uğrayabilir. Ki Öcalan bu türden bir hayal kırıklığının önünü aldı bana göre. O da gayet farkında ki Topal Osman geleneğine bağlılık vaadi ortadayken sürecin hiç değilse 1921 Anayasasına evrilme ihtimali yok.  

Peki, Kürt coğrafyasındaki seçim sonuçları.

Bir kere Kürdistan’daki seçim sonuçları Kürt siyasetinin her tür aşırı şiddet parantezine alınmasına rağmen ayakta kaldığını göstermesi açısından hassaten mühimdi. Ki 2015 yılından bu yana Kürtlerin sofistike şiddet repertuarlarıyla dize getirilmeye çalışıldığı ve dahi bunun sonucunda Dersim katliamından sonraki “kitlesel ketumluk” dönemini hatırlatan bir fetret devrini yaşadığımız süreçte kayyumlardan alınan her bir belediye oldukça kıymetli. Fakat kaybedilen kaleler ve kazanılan yerlerdeki oy kaybı da bariz. Metropollerdeki Kürtlerin totaliter ittifakı geriletme babındaki proaktif motivasyonunun Kürdistan’da görülmemesinin bir sebebi olmalı. Erken bir yorum olabilir ama Kürt siyaseti orta sınıflaştığı ölçüde bir kent hareketi haline dönüşüyor. Tam da bu orta sınıflaşmaya bir tepki olarak kırsalda ve şehrin varoşlarındaki Kürt kesimleri giderek mütereddit bir ruh haline bürünüyor, bu sınıfsal bir itiraza dönüşecek mi, göreceğiz.

/Nupel/