EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ GÜNDEM

Günay Aslan : Amerika-Türkiye geriliminde Kürtler

Amerika-İran gerilimi öne çıktı ve gündemin tepe noktasına tırmandı fakat bu durum uzun yıllardır gündemde olan ve birçok dengeyi, ilişkiyi, hesabı, beklentiyi etkileyen Amerika-Türkiye gerilimini gözden ırak tutmayı gerektirmez.

Aksine tam da ABD-İran geriliminin kızıştığı bu süreçte konuya yeniden odaklanmak ve geniş bir pencere açmak gerekiyor.

Bilenler biliyor; Amerika ile Türkiye arasındaki gerilimin kaynağında Kürt-Kürdistan meselesi yatıyor.

Evet; iki ülke arasında bir dizi sorun var; FETÖ, S-400’ler, Rusya ile ilişkiler, Doğu Akdeniz, İran, İsrail, Kudüs, Katar, Kıbrıs vd. çok sorun var ama hiçbiri de Kürt/ Kürdistan kadar önemli ve yakıcı değil.

Öte yandan Kürt/ Kürdistan meselesi Amerika için değil ama Türkiye için hayati derecede bir sorundur ve çözümü hiç de kolay görünmüyor.

Sorun yeni değil. Dediğim gibi gerilim uzun yıllardır gündemde…

Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana aşağı yukarı 30 yıldır devam ediyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yansımaları artık gizlenemeyen ve gelişmelere göre dozu bazen düşen, bazen yükselen, zaman zaman krize dönüşen bir gerilim bu…

Gerilimin ilk yansıması 1990 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Torumtay’ın istifası oldu. Asker bu istifayla, Irak Kürdistanı meselesinde Amerika ile anlaşan ve anlaşmayı da ‘bir koyup, üç alacağız’ başlığıyla duyuran Özal’ın frenine bastı.

Daha Birinci Körfez Savaşı başlamadan Amerika ile Türkiye arasında Kürt/Kürdistan meselesi yüzünden gerilim yaşanmaya başlandı.

Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinin ardından  BM Güvenlik Konseyi, Irak’ın Kuveyt topraklarını şartsız ve derhal terk etmesini isteyen bir karar almıştı. Amerika kararı uygulatmak için bastırıyordu ve kısa sürede 33 ülkenin katıldığı bir cephe oluşturdu.

Ancak Türkiye bu 33 ülkenin arasında yoktu. Özal istediği halde yapamamış, Türk ordusu devreye girmiş, Özal’a geri adım attırmış, Türkiye’yi dışarıda tutmuştu. Ordu ayrıca, ABD’nin Kuveyt’ten çıkarmaya çalıştığı Saddam’a örtülü destek veriyor, BM kararına katılmaya yanaşmıyordu. Hükümete yaptırımlara katılmaması, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapatmaması için de sürekli baskı yapıyordu.

Sonunda ama Türkiye petrol boru hattını kapatmak zorunda kaldı zira, Özal’ın dediği gibi, ‘Türkiye kapatmasa Amerika’nın kendisi kapatacaktı…’

ABD-Türkiye gerilimi savaş sonrası da devam etti…

Saddam savaş günlerinde ayaklanan Kürtleri bastırmak için her zamanki gibi acımasız davrandı. Kürtler Halepçe’de olduğu gibi 1. Körfez Savaşı’nda da İran ve Türkiye sınırlarına dayandı.

İran sınırını açtı ancak,Türkiye uzun süre sınırı Saddam’ın zulmünden kaçan Kürtlere açmadı. Türkiye-Irak  sınırındaki dağlarda, kar altında günlerce aç- bilaç bekleyen Kürtlerin binlerce yaşlısı ve çocukları açlığa ve soğuğa dayanamadı. Sınır hattındaki dağlarda korkunç bir insanlık dram yaşandı.

Bush sürekli Özal’ı arıyor, Özal, ‘açtık, açıyoruz’ açıklamasını yapıyor ama her defasında asker bırakmıyordu. Sonunda hem dünyanın vicdanı ayaklandı ve basın sınıra yığıldı hem de BM 986 sayılı kararıyla Kürtleri koruma altına aldı. Dolayısıyla Türkiye için kaçacak yer kalmadı ve sınırı mecburen açtı.

Ne var ki söz konusu BM kararına dayanarak ABD askerleri Güney Kürdistan’a girince Irak ordusu çekildi ve Kürtler de evlerine geri döndüler.

BM kararı Kürtlere koruma kalkanı sağlıyordu ve bu nedenle kamuoyunda Çekiç Güç olarak bilinen ‘Huzur Operasyonu’ başladı. Türkiye Çekiç Güç’e de mecbur kaldığı için izin verdi ama her aşamada altan alta karşı çıkmaya da devam etti.

Amerika bastırdığı için, ‘iktidara gelirsek Çekiç Güç’ü kaldıracağız’ diyen her parti  iktidara geldikten sonra ‘devam’ kararı almak zorunda bırakıldı.

Güney Kürdistan’da Çekiç Güç koruması altındaki Kürtler yeni bir gelecek kurmak için güçlerini birleştirmeye, yerelde örgütlenmeye giriştiler. Önce Kürdistani Cephe sonra Parlamento inşa ettiler. 1992 yılında Güney Kürdistan’da seçimler yapıldı, Parlamento kuruldu, Federal Devlet’in ilan edilmesi kararı alındı.

Ancak tam da o günlerde Türkiye’nin dayatmasıyla Amerika, PKK’ye yönelik operasyon için Kürt partilerine baskı yapmaya başladı. Adeta güneydeki gelişmelerin bir karşılığı, bir bedeli olarak Kürtlere ‘brakuji’ dayatıldı. Kürtler arasında çatışma yaşandı. PKK’ye karşı Türk ordusunun kuzeyden, peşmerge güçlerinin güneyden başlattıkları operasyon Kürtlere çok zarar verdi ve daha işin başında hem güneyin yeşerme çabasında hem de Kürtler arası ilişkilerde ciddi kırılmalar yarattı.

Türkiye ve elbette İran o günden sonra ağırlığı olarak Güney Kürdistan’ı istikrarsızlaştırmaya, Kürtler arasındaki sorunları, bölünmüşlük ve parçalanmışlığı kullanmaya verdiler. Bu anlamda Amerika’yla örtülü bir savaşa girdiler.

Ve ne yazık ki sonuç da elde ettiler.

Kürtler daha 92 savaşının yaralarını saramamışken bu kez 96 yılında KDP ve YNK arasında savaş başladı. Barzani ve Talabani’ye bağlı peşmergeler arasında yaşanan savaş yüzünden Kürdistan kan gölüne döndü. Amerika Kürtler arasındaki bu savaşı durduramıyor, olayların önüne geçemiyordu.

İran o dönemde Talabani’ye açık destek veriyordu.Türkiye de sözde Barzani’yi destekliyordu ancak Barzani’ye verdiği sözleri de bir türlü tutmuyordu. PKK’ye karşı KDP’ye destek veren Türkiye, YNK’yle savaşta bunu yapmıyor ve Barzani’yi Saddam’a yönlendiriyordu.

Sonunda olan da o oldu;

Barzani, 30 Ağustos (96) günü Saddam’a acil müdahale çağrısı içeren bir mektup gönderdi. Saddam da zaten bunu bekliyordu. Haftalar öncesinden hazırlanmış ordusuna hareket emri verdi. 31 Ağustos sabahı Irak ordusu 400 kadar tank ve on bini aşkın askerle Erbil’e girdi.

Talabani kaçtı, İran’a sığındı. Ancak Irak ordusundan ağır darbeyi Talabani değil, Amerika aldı. ABD’nin Zaho’da konuşlandırdığı Military Coordination Center (MCC) dağıtıldı. Amerika az sayıdaki askerini ve bu yapı içindeki Kürtleri geri çekmek zorunda kaldı. 5 bin Kürt Guam adasına taşındı.

Türkiye, İran ve Irak henüz emekleme aşamasında olan Kürdistan’ı boğmak için önemli bir hamle yapmış, Kürtlerin zaaflarını kullanmış ve önemli oranda sonuç da almışlardı.

Güneydeki gelişmelerle birlikte Türkiye ile Amerika arasındaki gerilim de iyi su yüzüne çıkmıştı. Bölgedeki ABD varlığının Türkiye- İran ve Irak’ın işbirliğiyle darbelenmesi nedeniyle açık bir krize dönüşmüştü.

Saddam kısa bir süre sonra ordusunu geri çekti. Ardından Türkiye devreye girdi. Kürt liderleri Ankara’ya davet etti. Onlara sözde ’arabuluculuk’ etti ancak gerçek amacı bu değildi. Amacı bölgeye yerleşmekti. Kürtler onay verince Türk ordusu ‘barış gücü’ adı altında Kürdistan’a yerleşti! O günden beri de Kürdistan’da ve Kürtler arası ilişkileri bozmaya devam ediyor.

ABD’nin 1994 yılında başlattığı Dublin Süreci de, 1996 sonrası Ankara Süreci’ne evrildi. Türkiye Dublin’de gözlemciydi, Ankara’dayse yönetici. İpleri ele geçirmişti ve bu sayede 1991’den beri tahammül ettiği Çekiç Güç’e 1996 yılı Aralık ayında son verdi.

1997 yılında Amerika’nın karşı hamlesi geldi. Amerika, Ankara Süreci’nden çekildi ve Kürt liderleri Washington’a davet etti. Türkiye’nin baskılarından bunalan Barzani ve Talabani Amerika’ya gittiler ve oradan anlaşarak döndüler…

Bunun karşılığı da PKK lideri Öcalan’ın Suriye’den çıkmaya zorlanması ve Kenya’da kaçırılıp Türkiye’ye teslim edilmesi oldu…

Güneyde bir sistem, düzen oturtmak isteyen Amerika, kuzeydeki Kürtleri her defasında adeta ‘kurban’ ediyordu. Ancak böyle gitmeyecekti, gidemezdi zira, Türkiye kuzeyde güçlendikçe güneyi darbelemeyi sürdürecekti. Taraflar bu yüzden savaşın eşiğine kadar gelecekti, nitekim de geldiler…

Türkiye ve Amerika’nın Kürtler üzerindeki rekabetinin ve bunun yol açtığı gerilimin önemli bir yansıması da 1 Mart Tezkeresi oldu. Mesele tezkere döneminde kendini bütün şiddetiyle yeniden ortaya koydu.

Irak’ın işgali öncesi Türkiye ile Amerika arasında uzun süren pazarlıklar yapıldı. ABD Başkanı Bush bunu ‘at pazarlığı’ olarak tanımladı. Dönemin çiçeği burnundaki başbakanı, daha doğrusu başbakan adayı Erdoğan da tıpkı Özal gibi söz vermesine rağmen, yine Türk ordusunun bastırması sonucu başaramadı. Tezkereyi Meclis’ten çıkaramadı.

1 Mart Tezkeresi’nin de reddedilmesinin nedeni Kürt/ Kürdistan meselesiydi. Ancak durum ciddiydi ve bu gelişme Türk-ABD ilişkilerinde ciddi bir kırılma yarattı. Tezkere 2003 yılı Şubat ayında reddedildi ancak, Amerika çok geçmeden buna 2003 Temmuz ayında Türk askerinin başına çuval geçirmek suretiyle ağır bir karşılık verdi.

Tezkere ve Çuval olayından sonra da ABD-Türkiye ilişkileri bir türlü eskisi gibi olmadı, çabalar, arayışlar, pazarlıklar olduysa da ilişkiler dikiş tutmadı.

Bu olaylardan sonra Türkiye için hayati önemi olan Kürt/ Kürdistan meselesinin Amerika için de ‘stratejik değeri’ olduğu anlaşıldı. Tarafların aradan geçen 16 yıl içinde pozisyonları da değişmedi. Bu arada gerilimin ağırlığı Güney Kürdistan’dan Rojava’ya geçti ve şimdi bütün şiddetiyle orada devam ediyor…

Gerilim düşecek mi, krize, çatışmaya dönüşecek mi, yakında göreceğiz…

( Bir sonraki yazımda Zap Operasyonu, Arap Baharı, Çözüm Süreci, Kobani, IŞİD’le mücadele ve Güvenli Bölge’yle üzerinden yazıya devam edeceğim…)

/Nupel/

Benzer Haberler

Doktorlar işkenceyi görmezden geldi

nupel haber

Danimarka: Seçimi sol blok kazandı

nupel haber

HDP’li vekiller TBMM önünde oturma eylemi yapıyor

nupel haber

CHP: YSK bizi teyit etti ama seçimin iptali talebi gündeme gelebilir

nupel haber

Reuters: Bakan Albayrak, yabancı yatırımcıları ikna edemedi

nupel haber

14’üncü Erbil Kitap Fuarı açıldı

nupel haber