Günay Aslan : Kayyum ve ötesi…

HDP’nin büyükşehir belediyelerine kaba ve küstahça bir yaklaşımla kayyum atanmasının yankıları sürüyor. Kürtlerin demokratik iradesinin gasp edilmesi içeride ve dışarıda yoğun olarak tartışılıyor.

Herkesin kendi anlayışına, konumuna ya da çıkarına uygun pozisyon aldığı ‘kayyum darbesini’, AKP-MHP bloğunun kapsamlı savaş hazırlığının bir parçası olarak gören de var, erken seçim hazırlığı olarak değerlendiren de…

Aradan 5 gün geçti…

Aradan geçen bu 5 gün daha çok hükümetin ve devletin ne yapmak istediği sorusuna ikna edici bir cevap aramakla geçti. Herkes buna ilişkin bir şeyler söyledi, söylemeye de devam ediyor.

Ne var ki devletin ve hükümetin ne yapmak istediği şimdi değil yıllar öncesinden belliydi. Dolayısıyla yaşanan son siyasal darbe süreci izleyenler açısından hiç de sürpriz değildi. 

Ne de olsa Türkiye’de yeni siyasal rejimin Kürtlerle savaş konsepti eşliğinde inşa edilmek istendiği biliniyor. 

Devlet bundan 100 yıl kadar öncesindeki ‘birinci kuruluş’ sürecinde olduğu gibi, içinden geçmekte olduğumuz bu ‘ikinci kuruluş’ sürecinde de iç dinamiklerle savaş eşliğinde kendini yeniden yapılandırıyor.

Bunun uzun erimli bir strateji olduğu, iktidarı ve ana muhalefetiyle Türkiye siyasetinin bu temel hedef etrafında birleştiği de biliniyor. 

Süreç AKP-MHP öncülüğünde yürüse de CHP’nin de son yıllarda sahne alan İYİ Parti’nin de konseptin bir parçası olduğuna geride kalan yıllar tanıklık ediyor.

Kürtlerin baskılandığı, toplumsal dinamiklerin kuşatıldığı bu ‘geçiş sürecinde’ her parti kendi rolünü deyim yerindeyse başarıyla yerine getiriyor.

Süreç AKP gibi diğer partilerin de amaçlarıyla örtüştüğü içindir ki derin krizlerle karşı karşıya kalmasına rağmen ilerleyebiliyor. Türkiye’de devlet sistemi yeniden yapılanıncaya kadar bunun böyle çalkantılı devam edeceği de anlaşılıyor.

Burada asıl anlaşılmayan baskı ve tehdit altındaki Kürt siyasetinin tutumu oluyor.

Hedefte Kürt siyaseti var ancak, siyaset de bunu boşa çıkaracak, önünü alacak bir politika geliştiremiyor. Geliştiremediği için de öncülük ettiği dinamiklere ve kendisine yönelik tehditler her geçen gün artıyor.

Devletin ve hükümetin yaptıkları ve yapmak istediklerinden ziyade kanımca asıl buraya yoğunlaşmak, bu siyasi boşluğun nasıl aşılacağına kafa yormak gerekiyor.

Yoksa karşı tarafın ne yapmak istediği, sadece günlük gelişmelerden değil Cumhuriyet boyunca yaşananlardan çok net anlaşılıyor. Dolayısıyla meselenin özünü kaçırmadan bir yol bulmak ya da bir yol açmak zorunluluğu var bu mecburiyet kendini bütün yakıcılığıyla dayatmış durumda.

Söz gelimi madem yeni rejim Kürtlerle savaş; onlara inkar ve imha dayatılarak inşa edilmek isteniyor o zaman yapılacak olan şey bu rejime meşruiyet sağlamak değil, onu krize itmek, krizlerini derinleştirmek ve çöküşe sürüklemektir.

Kaldı ki şartlar Kürt siyasetine hiç olmadığı kadar bunun için fırsatlar da vermiş durumdadır. Kürtler 100 öncesinde olduğu gibi güçsüz, örgütsüz değiller. Arkalarında en azından 100 yıllık birikim var. Haklılık, meşruiyet, destek var…

Çok net bir politik hatla, stratejik boşluğu, taktik yetersizliği gidermek mümkün olabilir ve kapsamlı bir atılımla çok önemli mesafeler de alınabilir. Kürt halkı ve siyaseti bazıların görmek ya da göstermek istediği kadar aciz, çaresiz, yetersiz değil ki her şeyi sineye çeksin.

Siyaseten sürekli savunmada kalarak, her olayda savrularak ve aynı şeyleri tekrarlayarak, örgütsel, kurumsal zaafların üzerine yatarak artık hiçbir sürece etkili bir karşılık verilemeyeceği görülüyor.

Dolayısıyla buna ilişkin sağduyulu eleştiri ve önerileri baştan reddetmek yerine kulak vermek, dinlemek, tartışmak, tartıştırmak, toplumsal enerjiyi yeni ve gerçekleşebilir hedeflerin etrafında birleştirmek, geri çekilen kitlesel dalganın yelkenlerini yeni heyecanlarla kabartmak gerekiyor.

Kürt halkını, Kürt meselesinde ruhunu devlete vermiş ve AKP’nin koltuk değneği haline gelmiş CHP’den beklentiler içine itmek yerine; zamanın ruhuna uygun politik stratejiler üretmek, hedefleri yenilemek ve buna uygun politik araçlar yaratmak daha anlamlı, daha yararlı ve sonuç alıcı olacaktır.

Bu anlamda Kürt siyasetinin önünde iki yol vardır. Ya bütün köprüleri atacak, savaş konseptine dört elle sarılacak ve geçmişi aşmaya çalışacaktır…

Ya da Öcalan’ın önerdiği gibi ‘Gandi tarzı’ uzun soluklu demokratik bir mücadele için kendini yeniden yapılandıracak ve geleceği kazanmasını sağlayacak demokratik, nitelikli kurumlarını ve araçlarını yaratacaktır.

Ya bu savaş konseptine karşı ‘dişe diş’ bir mücadelenin içine girilecektir… Ya da Kürtlerle savaşarak yeni rejimi inşa etme siyaseti bir politik hamleyle; barışçıl mücadeleye alan açmak suretiyle çökertilecektir…

Zamanın ruhu, bölgenin, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın şartları ikisinin de eş anlı olarak daha fazla sürdürülmesine izin vermiyor.

Ve hayat bütün zorluklarına rağmen ikinci seçeneğe işaret ediyor…

Tercih elbette Kürt siyasetinin ve öncülerinindir ancak kayyumdan öte gidilecek başka bir yol kalmamışa benziyor…