Hüseyin Yıldız: Gezi Olayları ve Kürtlere yansıyan sonuçları

Gezi’nin üzerinden 6 yıl geçti. Türkiye siyasi hayatında çok önemli yere sahip bu süreç bütün boyutlarıyla akademik alanda tartışılmayı ve  üniversitelerde sosyla bilimlerde ders olarak okutulmayı hak ediyor. Devletin ceberrut yaklaşımı da aynı şekilde akademik ilgi gerektiriyor.

Aradan 6 yıl geçti ve toplumun tüm kesimleri sınırlı da olsa hala tartışıyor. Bu özgün olay üzerine kitaplar yazıldı, belgeseller, flimler çekildi, müzikle yapıldı, hala da yapılıyor.

Kimileri için Gezi Olayları, kimileri için Gezi Direnişi, kimileri için bir çevre hareketiydi..…Devlet ise ‘dış destekli hain bir kalkışma’ olarak adlandırdı. Devletin resmi bu tanımlaması ve değerlendirmeleri güncelliğini koruyor.

Sahiden neydi bu Gezi hareketi?

Yoksulluğa isyan mı, anti demokratik uyglamalara baş kaldırı mı, yeni toplumsal hareketlerin sahaya inişi mi, beyaz Türklerin endişesi mi, Kürtlere, Ermenilere ve diğer azınlıklaa karşı bir uyarı mı, Alevi toplumunun isyanı mı, demokratik cumhuriyetin kuruluşu mu, demokratik sosyalist sitemin atılım çabası mı?

Bu soruları çoğaltmak mümkün.

Bu hareketin içinde siyasallaşmış ümmetçi İslamcı çevreler dışında tüm toplumsal kesimler vardı. Herkes bir biçimiyle katılım göstermişti. İlk gün MHP ve CHP de sahiplenmek ve önderlik yapmak için sahaya indiler. Hatta temsilcilik düzeyinde milletvekillerini ve kurmaylarını bile görevlendirdiler. CHP ve MHP’nin kültürel ve siyasi kalibresi yeteri olmadığından MHP birkaç saat içinde mekanı terketti. CHP terk etmese de önderlik edecek durumdan hızla uzaklaşarak sembolik olarak meydanda kalmayı sürdürdü. Ancak oradaki toplumun yüzde 90’ının CHP ile direk ya da indirek ilişkisinin olduğunu da söylemek gerek.

Kısaca bu olayların nedenini de hatırayarak devam edelim;

Gezi Parkı’na İstanbul 6. İdare Mahkemesi ve 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı olduğu halde, Topçu Kışlası’nı Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde imar izni olmadan yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak gündeme geldi.

27 Mayıs 2013 tarihinde iş makinelerinin parka girmesinin ardından haberin sosyal medya aracılığıyla kısa sürede yayılması sonucunda bazı aktivistlerin parka gidip çalışmaları durdurmaya çalışması ve polisin orantısız müdahalede bulunması derken bir ay sürecek büyük olaylar başlamış oldu.

Taksim ve Beyoğlu çevresi; Türkiye’nin kültürel, siyasal , entellektüel birikiminin önemli bir bölümüne ev sahipliği yapıyor. Durum böyle olunca hükümet adeta arı kovanına çomak sokmuş oldu. Arı kovanına çomak sokmayı göze almışsan buna uygun önlemler de almışsındır demektir. Hükümet gerçekten büyük sonuçları göze alarak karşı Gezi’ye karşı durdu. AKP’nin karşı durduğu kesim homojen bir kesim olmamakla birlikte 90 yıllık seküler, sol, modern, ulusal karekterli kesimlerin neredeyse tamamınıydı ve bunları karşısına aldı. İlk gün teredüt gösteren seküler Kürt çevresi de ikinci gün eyleme katılarak cumhuriyetin ‘İslamcı faşist’ yüzüne karşı kendi duruşunu aldı.

Tabir yerindeyse toplum ortadan ikiye bölündü. Aktif katılanların sayısıyla ilgili olarak da insiyatifçi gruplara göre yedi buçuk milyon, devletin açıklamasına göre ise bu üç buçuk milyondu.

Devlet hiçbir pazarlık yapmadan ve orantısız şiddet kullanarak Gezi’yi dağıtmayı başardı. Dağıtma yöntemi ve uyguladığı şiddet topluma büyük korku saldı ve daha sonraki anti demokratik hamleleri için de devlete önemli avantajlar sağladı.

İstanbul’un susturulmasının Türkiye’nin susturulması demek olduğu biliniyor. Ulusal ve uluslararası çeşitli sıkıntıları yaşasa da AKP kendi iktidarın pekişmesi için büyük bir adım atmış oldu. Artık geri dönülmez bir yola girmiş, ittifaklarını ve siyasetini yeniden kurarak tercihini yapmış oldu.

Hükümet, devletin ‘bekası’ için en geçerli ve en etkili silahını kullanmak için düğmeye bastı. Düne kadar düşman olduğu Ergenekon’u yanına alarak, Kürtlere karşı hazırlanan ‘Çökertme Planı’nı devreye soktu.

Gezi olayların başladığı zaman diliminde hükümet, Abdullah Öcalan üzerinden Kürt sorunun ‘barışçıl,demokratik’ yollarla çözülmesini esas alan müzakere hazırlıkları başlatmıştı. AKP iktidara başta Kürt meselesi olmak üzere, diğer köklü bütün meseleleri çözmek vaadiyle gelmişti. AKP‘nin meseleleri çözme hevesi demokratlığından gelmiyordu elbette. 2000’lerdeki krizin dayatmaları, sermeyenin, uluslarası ilişkilerin, ABD‘nin, BOB projesinin ve Kürtlerin uluslararası alanda bir güç olmasının etkileri vardı…

Bütün bunlar Türkiye’yi zorluyordu. Bu zorlamayı Türkiye toplumu görmese de Türkiye’nin esas sahipleri (ABD, ,İngiltere) krizi görmüş, sorunları tespit etmiş ve çözüm için parti kurmuş, topluma sunmuşlardı. Topluma sadece seçmek kalmıştı.

Toplum da ilk seçimde AKP’yi iktidar yaptı. Türkiye‘nin köklü sorunlarının çözümünü istemeyen kesimler ise neredeyse devletin tüm kurumlarını bir ağ gibi sarmıştı.  Sağcısı, solcusu, liberali, İslamcısı, Ulusalcısı AKP’nin bu çözüm niyetine karşı 2006’dan beri aralıksız bir biçimde karşı koyuyorlardı.  Demokratikleşmenin başarılı olmaması için her tür faaliyeti içine girmiş durumdaydılar.

Gezi direnişi bir nevi Ergenekon kalkışması olarak tasarlandı. İlk gün (bir avuç çevreci hariç) MHP, CHP, Vatan Partisi’nin herkesten önce Gezi Parkı’na gitmesi ve Selahattin Demirtaş’ın ‘Ergenekon bağlantılı eylemlerdir değerlendirmesi’ bu nedenledir.

Diğer illerde yapılan gösterilerin tamamı da Ergenekon ağırlıklı görsellikler ve fikirlerle sürdürüldü. İstanbul’un direk Ergenekon‘un kontrolüne girmemesi oradaki siyasal örgütlerin başarısı değil, katılan kitlenin Kürt Alevi ağırlıklı olmasındandır. (Ölenlerin neredeyse tamamı, yaralıların yüzde 90’ı ve tabi devletin resmi açıklaması göre ‘yüzde 78’i Aleviydi)

Her ne kadar metropollere sürülen, göç eden Kürt Aleviler ulusal değerlerine sahip çıkmasa da Ergenekon örgütüne tetikçilik yapacak düzeye de düşürülmediler.

Sonuç olarak; AKP’nin ilk dönemleri Türkiye’nin demokratikleşmesi için çok büyük olanaklar sundu. Başta MHP ve CHP olmak üzere küçük sol gruplar dahil statükocu faşist devletin devamı için kendilerini siper ettiler.

AKP sonunda MHP ile ittifak kurarak CHP’nin de desteğini dışardan alarak Kürtlere karşı büyük bir savaş başlattılar. Yanlız Kuzey Kürdistan değil dört parça Kürdistan’a karşı…

Gezi‘den bu yanı 6 yıl geçti. Gezi döneminin koşullarını kat be kat aşan şiddet ve baskı olmasına rağmen bir türlü demokratik bir kalkışma, tepki olmadı. Bu da gösteriyor ki Gezi’ye katılan siyasi çevreler, Kürtlere karşı sürdürülen savaş gündemde olduğu sürece devleti meşgul edecek, onun gücünü , dikkatini dağıtacak bir davranış içine girmiyorlar…

/Nupel/