İnan Kızılkaya: Gazeteci Reyhan Hacıoğlu’na…

        “Sessizliğin nefesi kesilmişti bir anda.” Fernando Pessoa,

 Yirminci yüzyıl savaşlar çağıydı ve sonrasında insanlık geçici bir çözüm buldu. Yıkılan, yerle bir edilen kentlerden, katliamlardan bir nebze utanç duydu. En azından beyaz dünya sürgit aklının ihtişamıyla böbürlenmeyi bir süreliğine erteledi. Yaralarını sarmayı önüne koydu ve çıkarlarının gerektirdiği gibi duruldu.

Ortadoğu ise hep kaynayan kazan olmaya ant içmişçesine kazanın altına odun atmaktan vazgeçmiyor.

Türkiye ise parçası olmaya çalıştığı beyaz dünyanın soğukkanlılığıyla, bölgenin öngürülemez iç hesaplaşmaların olduğu bir sarkaçta salınmaya devam ediyor. Huzuru sonsuza kadar kaybetmiş bir hiddetle yaşamını kanatmaya devam ediyor. Sorunlarını çözmeye en yakınlaştığı anlarda birden kötülük envanterinde biriktirdiği tohumları serpmeye başlıyor. Hayatını hep trajedi olarak algılayan ve bununla gurur duyan bir müptezellikle davranmayı marifet sayıyor.

Her şeyin kazanmaya ayarlı olduğu ülkede yerel seçim sonrası da gündem yine İstanbul seçimleri. Bu koşuşturma içerisinde dört duvar arasında sessizliği yırtmaya çalışanları kimse görmek istemiyor. Herhalde insanoğlu/kızı baş edemediği sorunları görmezlikten gelme alışkanlığıyla hayatını sürdürmesi, acı karşısında dayanma eşiğinin de güçlülüğüne işaret ediyor.

‘Devlet koalisyonu’ İstanbul seçimi başta olmak üzere büyük şehirlerin sonucunu belirleyen Kürtlerin yarattığı depremle sarsıldı. On yıllardır tüm olanaklarını kullanarak iradesini kırmaya çalıştığı Kürtlerden, batıda yediği yumruk ile ‘devlet koalisyonu’ yönünü belirlemeye çalışıyor. Kürt oylarıyla kazanan CHP’nin burnunu sürtmeye kararlı ‘devlet koalisyonun’ sözcüsü Devlet Bahçeli, habire sağa sola tehditler savuruyor.

31 Mart sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan, mecbur olduğu gücün duvara tosladığını görmüş olacak ki yeni bir hamle yapma ihtiyacı hissetti. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Çubuk’ta başına gelenlerden sonra anında çark etmek zorunda kaldı. Kürtlerin sosyal gücünün batıda hesaplarını alt üst etmesine içerlese de artık eskisi kadar oyun kurucu olamadığını farketti. Elbette derdi devirdiği müzakere masasına geri dönmek değil.

Kendi açısından çok kullanışlı bir dönemin sonuna yavaş yavaş geldiğini herkesten daha iyi bilen Erdoğan, seçim sonrası şekillenen toplumsal zeminin ihtiyaçlarıyla kendi ikbali arasında bir denklem kurmayı denedi. Ettiği ‘Türkiye ittifakı’ sözüyle yumuşak bir geçiş ile toplumsal güçleri yeniden kendi ekseni etrafında kurma hamlesi boşa çıktı. Bahçeli, ilişkilerinin basit bir flört olmadığını hatırlatmak zorunda kaldı.

Çünkü burası Ortadoğu’nun bir parçasıydı. Binlerce yıllık saray entrikalarının döndüğü, biraz Bizans, biraz Selçuklu-Osmanlı, hatta köleci Pers ve Mezopotamya imparatorluklarının kalıtı bir coğrafyaydı. Burada elini iktidara kaptıran gövdesini, ruhunu, geçmişini ve de geleceğini kaptırmış olurdu. Bu ahval ve şeriat içinde zindanlarda bedenini açlığa yatıranların başlattığı direniş karşısında zorlanan ‘devlet koalisyonu’ İmralı kapılarını aşındırdı. Yıllardır, koster bozuk, hava muhalefeti, kuşların Marmara denizinde dikey uçuşu, martıların yatay ötüşü derken avukat görüşü sağlandı. Çünkü yalanın dibinin olmadığını en iyi yalancılar bilir misali, kimsenin yüzü kızarmaz bu coğrafyada.

Seçim öncesi bir halkı aşağılamanın yarışına girenler arasında birinci gelene verilen ırkçılığın madalyasını hakketme adına neler işitmedik. “Kuzey Irak’ta Kürdistan var. Çok istiyorsanız oraya defolabilirsiniz” sözü, mıh gibi beynimize çakıldı. Adı yasak ve kimliği inkar edilen, kültürü arkaik ve dili bilinmeyen addedilen, coğrafyası kendi varlığına karşı kullanılan, öcü bir varlık muamelesi görmeyi kim daha ne kadar içine sindirebilirdi. Tamam burası Ortadoğu ve muktedirlerin uygulamaları hep tiksinti uyandırdı.

Ama insan alçalmanın da bir sınırı var diye düşünmeden edemiyor. Ellerinden gelse güneşin her sabah doğudan ışıyıp batıda devrini tamamlamasına da bir kulp takabilirler. ‘Devlet koalisyonun’ hazmedemediği aslında kendisinden uzak duran muhalefet blokunun korkaklığına rağmen, Kürtlerin tercihinin can yakıcılığıdır. Baş eğmeyen bir halkın vakurluğuyla kendisine reva görülen muameleyi sineye çekmeyip, sivil gücün farkındalığını ortaya koydu. Kendisine dayatılan iradesini teslim alma stratejisini boşa çıkarırcasına rasyonel bir tutumla eğer ülke düze çıkacaksa, yapılması gerekeni işaret etti.

Şark kurnazlığı yaparak, sekiz yıl sonra bir avukat görüşüyle ortalığı bulandırıp muhalefet cephesinde bölünmeyi de amaçlayan hamlenin alıcısı da hemen belirdi. Kürtleri hep gizli bir pazarlık içerisinde samimiyet testine tabi tutan bu egemen kibir, hakları gasp edilen bir siyasal şahsiyetin pozisyonu ve etkisine ilişkin tek bir söz etmemeyi yeğliyor. Oysa yok sayılması ‘devlet koalisyonu’ ve muhalefet dahil her kesimin üzerinde uzlaştığı bir tutum olsa da sonucuna koca bir ülke katlanıyor. Tecritin sürdürülmesi durumunda sosyal barışı sağlamanın imkansızlaşacağı ve ülke sathında baskıların devamı olacağından, unutturulmaya çalışılmasının toplumsal maliyeti de artacaktır.

Tecriti protesto eden çocukları zindanda olan annelerin günlerdir cezaevi kapılarını ve sokakları aşındırması ölüme ayarlı zamanlarda kardeşlikten bahsedenleri de sınıyor. Coğrafyanın adalet boşluğunu sırtında hissedenlerin seçtikleri eylem tarzının şiddeti, herkese sessizliğinin bedeliyle hesaplaşmayı dayatıyor. Türkiye’nin yakın siyasal tarihi açlık grevlerinin toplumsal gündemi etkilediği gerçeğine uzak değil. Kamuoyunda dikkate alınan kişilerin inisiyatifiyle içerinin sıkıntısına dışarısı ses verirdi. Taleplerin yakıcılığı kadar insan hayatının korunmasına yönelik bir duyarlılık oluşurdu.

En az tahribatla bir ara yol bulmaya gidilirdi. Son dört yılda memleketin içine girdiği girdabın da sonucu olsa gerek, kamuoyunda dikkate alınan şahsiyetlerin de sindirilmesiyle, dışarının içeriyle diyalog kurması zorlaştı. Kanımca bir diğer etken de durumunun doğrudan Kürt meselesinin geldiği noktanın artık palyatif adımlarla daha fazla ötelenemeyeceğinin bilinmesi. Meselenin ülke içi çözülebilir bir durumdan çıkması, bölgesel boyut kazanmasıyla da mevcut fiziki sınırların ve bölgesel siyasal denklemin nereye tam olarak oturacağının kestirelememesiyle alakalı.

 Kafasını kuma gömen ve zindanın soğuğunu bilmeyenler, açlık grevlerinin sonucunun bütün bir toplumu uzun vadede sarsacağı gerçeğini es geçiyorlar. Yutkunarak aldığımız nefesin, kursağımızdan geçen her lokmanın her an biraz daha bizi gerçekle yüzleşmekten uzaklaştırdığını idrak edebiliyor muyuz? Toplumsal barışın mihenk taşı olan bir süreçte, eylemin kendisini tartışmak ve eylemcileri vazgeçirme söylemi de beyhude bir çaba olarak duruyor. Yaşamını tehlikeye atan kararlılıktaki insanların siyasal tıkanıklığı aşma eylemine bir güzelleme dizmeden öte anlamına da kafa yormalıyız.

Eylem öncelikle dışarının sessizliğine bir itirazdır. Halklara yeryüzü cehennemi yaşatanların karşısına yaşamsal varlığını bir reddiye olarak sunanlar, bizlerin acizliğini de ortaya koyduğu muhakkaktır. Hele hele muhalefet bloğunun sadece odaklandığı İstanbul seçiminin, tekrar kazanılacak bir maç olarak bakmaması biraz da farklı toplumsal kesimlerin dertleriyle hemhal olmasıyla ilgili. İktidara da geri adım attıracak yegane olgu, bu kadar acil bir sorunun öncelikle politik kavrayışıyla ilgili.

Her kesime olduğu gibi eylemcilere de aynı göz mesafesinden bakma ve gerekçelerinin dayandığı zeminin acilliği fark edilmeli. Gezi eylemleri sırasında Kadıköy-Lice elele sloganı atılmasının altından çok suların geçtiği doğrudur. Fakat sokağın gücünün ‘devlet koalisyonunun’ yegane kabusu olduğunu akıldan çıkarmadan, normalleşme olacaksa Kürtleri yok sayarak gerçekleşmeyeceği kabul edilmelidir. Her mahpusun sahip olduğu kanuni hakkını kullanması için çekilen eziyetin görülmemesi binlerce insanın canına mal olabilir. Devletin tabi olduğu yasayı uygulamasının istenmemesini telkin eden bir anlayış, Kürtleri iktidar bloğuna karşı kullanılıp, aman ortalığı bulandırmayalım deme küstahlığına götürür. Acılar ile pişen bir halkta aklıyla alay edilmesine asla müsamaha göstermeyecektir.

 Uluslararası kamuoyunun Türkiye’den farklı olarak, açlık grevlerinin yarattığı basınca ilgisi de tekelleştirilen medyamızın umurunda değil. Yaratılan korku iklimiyle gerçeğin pornografik olarak parçalanmasını şiar edinen medya, önüne atılan kırıntılar ile meşgul ediliyor. İngiltere’de Avam Kamarası’nda bir parlamenterin Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle sürdürülen açlık grevleri ve ölüm orucu eylemlerine ilişkin sorusunu yanıtlayan Başbakan Theresa May, “Açlık grevlerin durumunu takip etmeye ve Türk devletinin gerekli adımları atmasını talep etmeye devam edeceğiz” dedi.

Kendi coğrafyasında annelerin, HDP’li milletvekilleri ve avukatların tutukluların seslerini duyurma çabasının her türlü güvenlik eziyetiyle sindirilmesini es geçen medya bu demeci de görmedi. Kitleleri  uyuşturma görevini ifa eden bu güruh için neyin haber değeri taşıdığını mesleki ilkelerle ölçmek ise artık pek mümkün değil.

Medyanın gündemine girmeyen açlık grevinin bir diğer boyutu da 14 gazetecinin farklı cezaevlerinde eylemde olması. Birkaç gün önce HDP Muş vekili Şevin Çoşkun’un açlık grevindeki gazetecilerin sağlık durumlarını TBMM’de İçişleri Bakanlığı Süleyman Soylu’ya sordu. Memleketin iradesinin tecelli ettiği mecliste bu konuda duyarlılık gösteren gazeteci kökenli vekillerden ise bir ses yok. Dünyanın neresinde olursa olsun kendi meslektaşlarının bu durumunu merak saikiyle de olsa haberleştirecek olan tekelci medyamızda ise tam bir suskunluk hakim.

1 Mart’tan itibaren açlık grevinde olan gazetecilerden Reyhan Hacıoğlu, 30 Nisan’da Yeni Yaşam gazetesinde yayınlanan mektubunda “Dışardaki meslektaşlarımızdan beklentimiz sesimiz, sözümüz olmalarıdır” diyordu.

29 Mart 2018’de kayyum atanan Özgürlükçü Demokrasi editörü Hacıoğlu, baskından üç gün sonra tutuklandı. 13 ayı aşkındır Bakırköy cezaevinde tutuklu olan Hacıoğlu devamında, “Hakkımızda hazırlanan iddianamede bize ‘örgüt üyesi’ deniliyor ve savaş, kan, ölüm istiyoruz gibi gösteriliyor! Bizler savaş, kan, ölüm isteyenlerin savaş çığırtkanlıkları, iktidar olduğunu ve yine barışın ise cesaret istediğini biliyoruz” diyordu.

 “Bilincim, bir kağıttaki mürekkep lekesinden başka bir şey görmedi.” F.Pessoa.

 Reyhan, sana memleketin ahvalini anlatmaya çalıştım. Bir mektubunda insanın değerlerini saldırı altında hissettiğinde kendinden vazgeçebileceğini yazmıştın. Şimdi yer değiştirmiş durumdayız. Bizler açık hava hapishanesinde volta alanımızın daha geniş olmasıyla övünelim; sen, daracık mekanda betonun soğuğuna inadınla karşı koyuyorsun.

Elbette kızgın demiri soğutalım diyenlerden insanların yüreğinin nasıl serinleyeceğine dair namuslu bir cevap verebilmesini beklemiyorum. Yine de insan umut etmek istiyor işte! Serhata da bahar geldi ve göğeren çiçekler koklamayı bekliyor. Sana daha ne diyeyim. Vaktiyle “Analar ağlamasın” diyenlerden geriye koca bir repliğin gölgesi kaldı. Kardeş sularda yıkanan halkların sesi hiç bu kadar kısılmamıştı. “İçinde kurdu olan insanlar” diyor ya Yaşar Kemal, eli kolu bağlı oturmak insanı mahvediyor.

Öyle ki bir tutam merhamete aç topraklarda gece ve gündüzün olduğunu bile insan unutuyor. Efendiler sofralarında bolluk yarışında herkesi satın alabileceklerini düşünürken, boğazından haram lokma geçmeyenlerin direnci herkesi kendi vicdanıyla baş başa bırakıyor. Boyun eğdirme seanslarında cesaretini yitirmeyenler hep en gözüpeklerimiz oldu.

Ne kadar dış dünyanın şatafatına kapılıp gidenleri eleştirsek de, kentli orta sınıfın vurdumduymazlığının bizi esir aldığını itiraf edemiyoruz. Her şeyin basitleştirildiği, her duygunun çıkara tedavül edildiği, her düşüncenin cezalandırıldığı, her güzelliğin soldurulduğu ömrümüzün içine boca edilen çaresizliğin yüzüne tükürenler ile aynı havayı solumayı nasıl becerebildiğimizdir, asıl sorgulanması gereken.