İnan Kızılkaya : Türkiye’nin emelleri ve Kürdistan algısı  

23 Haziran İstanbul seçiminden 2 gün önce İmralı’da 20 yıldır tutsak olan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yazdığı mektup, resmiyette Tunceli Munzur Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Ali Kemal Özcan tarafından kamuoyuna açıklandı.

Özcan’nın hangi sıfatla ve amaçla görüşme gerçekleştirdiği bir muamma olsa da; politik ortamı sarsan ve herkesin anlamlandırmaya çalıştığı mektup, öncelikle seçimlere yönelik iktidar cenahı tarafından kendi lehlerine bir girişim olarak yansıtıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı ilk yorumda, “Öcalan ve Demirtaş arasında iktidar savaşı var” dedi. Devlet Koalisyonun Eşbaşkanlarından MHP lideri Devlet Bahçeli ise Öcalan için, “HDP’nin istismarına müdahale etmek, hatta önüne geçmek maksadıyla tarafsızlık çağrısı yapmıştır” dedi.

Devlet Koalisyonun bir diğer Eşbaşkanı Doğu Perinçek de “Türk Devleti elindeki Abdullah Öcalan’ı devreye sokarak, ABD’nin adayını zayıflatmaya yönelik bir müdahalede bulunuyor” dedi.

 İnsan düşünmeden edemiyor, özgür koşullarda olsa Öcalan mesajının neye yorulacağına dair herkesin sus payını vermez miydi. Sesini ulaştırabilseydi, piyasa koşullarında prim yapmak isteyen devlet koalisyonunun sözcülerinin şaklabanlıklarına gülüp geçeceği gibi, meselenin mahiyetini ortaya koyan bir söylev çekeceği de muhakkaktır.

Uluslararası hegemonik güçlerin de tecritinin sürmesinden yana olduğu Öcalan’ın son dört yılda Ortadoğu’da yaşanan politik gelişmeleri ve bu zaman diliminde Kürt aktörlerin yaptığı yanlış hamleler noktasındaki düşüncelerinin asıl merak edilmesi gerekenler olduğunu da ekleyelim.

Selahattin Demirtaş’ın tutuklu bulunduğu Edirne Cezaevi’nden Millet bloku adayı Ekrem İmamoğlu’nu destekleyen 18 Haziran tarihli açıklaması ile HDP’nin oylarının gideceği adresi işaret etmişti. Mektubun açıklamasından sonra ise Demirtaş, devletin oyununu gördüğünü anlatarak, “Sn Öcalan’ın demokratikleşme ve barış için alacağı her türlü inisiyatifin yanında olacağımdan, başarısı için samimi çaba sarf edeceğimden kimsenin kuşkusu olmasın” mesajını paylaştı. Osmanlı’da oyun çoktur zihniyetine karşı şerbetli olduğunu da gösterdi.

 31 Mart’ta ‘beka söylemiyle’ büyük şehirlerde aldığı yenilgiyle bir iç gerginlik yaşayan devlet koalisyonu, 13 bin farkla kaybettiği İstanbul seçimini geri kazanmak için son dört yıldır mutlak tecrit altında tuttuğu bir siyasal kişiliği kendince ‘araçsallaştırmayı’ düşündü. Böylece hem seçim öncesi bir tarafsızlık bahanesiyle Kürtlerin bir kısmı sandığa gitmeyecek, seçmenin sayısal aritmetiğinin değişmesiyle seçim de kazanılabilecekti.

İkinci beklenti de açlık grevleri sonrası kısmi olarak delinen İmralı tecritinin kazancını kendi hanesine yazacaktı. Bundan murat ise Kürt siyasal aktörleri arasında bir tartışma yaratıp, tabanın aklını bulandırmaktı. Devlet koalisyonun bu mektuptan beklentisi aynı zamanda, 7 Haziran 2015 sonrası topyekün imha konseptiyle saldırılarını yönelttiği Kürt hareketinin yasal ve yasal olmayan, sınır içi ve sınır dışı bütün unsurlarına karşı yarattığı tahribata rağmen teslim alamadığının itirafıdır.

Seçimin dokuz puan farkla kazanılmasında Kürt oylarının etkinliği devletin suratında bir şamar gibi patladı. Adeta sersemleyen Saray öncülüğündeki devlet ittifakı yönünü de güneyin iki tarafına çevirdi.

     Çözüm sürecinin sinizmi   

İktidar kalemşörlerinin yeni bir çözüm süreci bahislerinin açılması için ortam yoklaması da devam ediyor. Öyle ki kontrollü şekilde bir yandan Türkiye’nin her koşulda sınırlara takılmadan kendini savunmasına atıf yapılırken beri yandan içte ve dışta yaşanan tıkanıklığı aşmaya amade bir politika izlenmesi tartışılıyor. Güney Kürdistan Yönetimi’nin de içinde bulunacağı bir sürecin başlatılacağına dair spekülasyonlar ile sinizm anlayışıyla ağza bir parmak bal çalıp, yaratılan beklentiyle umut tacirliği yapılıyor.

Aman ha kimse kılını kıpırdatmasın, yapacaksa en iyisini yine devlet baba bilir! Umut fakirin ekmeği ye ye bitmez cinsinden ataleti aşılamasıyla kitleleri uyutmayı ilelebet sürdürmeyi yeğliyor. Son yıllarda iyice hırpalanan muhalif kesim ve Kürt halkının sadece serzenişte bulunmasını ve mücadele azminin kırılmasını üzerine hesap yapıyor. Ne de olsa postmodern çağda artık sadece talep etmek var. Uğrunda kavga verilecek bir derdi bayraklaştırmaya ne hacet. Meselenin taşıyıcı ve oyuncusu olmanın kendisi demode bulunuyor, sitemkarlık yegane sermayedir!

     KDP’nin yurtsever! politikası  

31 Mart öncesi küçük bir zaferin kotarılmasına yönelik Rojava’ya yeni bir saldırının ABD’nin karşı duvarına çarptığı gibi, ordu içerisinde buna itiraz ettiği söylenen Afrin saldırısının başında olan 2. Ordu Komutanı İsmail Temel’in 4 Ocak’ta kızağa çekildiğini de hatırlatalım. Muhtemelen ordu içerisinde zaman zaman askerin siyasetin mayın temizliği için kullanılmasına düşük tonda da olsa itiraz edildiği de oluyordur.

Rojava’ya yönelik bir askeri hamlenin derinleştirilen sömürge politikalarının uzun vadede içinden çıkılamayacak bir belirsizliğe dönüşeceği ve Türkiye’nin boyunu aşan kapsamlı bir hareketin kazanımları kadar kayıplarının da olacağının hesabının nasıl yapıldığı ayrıca irdelenmesi gerekir. Yine de fırsat kollayan Türkiye, Güney Kürdistan Yönetimi’nin kendisine tanıdığı imkanlar ile kalıcı olma yolunda ilerlerken, bu zemini ve toprağı sadece Kandil’e karşı değil aynı şekilde Rojava’nın statüsüne yönelik olarak bir üs olarak da değerlendirmeyi düşünecektir.

 2017’deki Güney Kürdistan Yönetimi’nin düzenlediği Kerkük referandumunda Erdoğan, 25 Eylül’de “Vana bizde. Vanayı kapattığımızda anda o iş de bitti” demişti. 5 Ekim 2017’de yine Erdoğan, “Güneyimizde terör koridoru oluşturmayacağız. Bunun ilki Suriye’nin kuzeyi. Ben Trump’a açıkça konuştum. Biz  güneyimizde eğer böyle bir şey olursa kesinlikle müdahale yaparız. Şu anda aynı şey Kuzey Irak için geçerlidir” demişti.

Bu demeçlerin tortusu hala kulaklarımızda iken TSK’nin 27 Mayıs’ta Türkiye, Irak, İran üçgeninde bulunan Hakurk bölgesine karadan ve havadan başlattığı ve kalıcı olmak için köyleri boşaltmasına KDP’nin ses çıkarmaması güney  siyasetinin pozisyonunu ele veriyor. Ve halen süren bu işgalin Hakurk’un Bradost bölgesinde alan tutma girişimi devam ediyor. Güney Kürdistan’da hali hazırda TSK’nin onlarca üsü de varlığını koruyor.

 Barzani ailesinin Erdoğan ailesiyle ekonomik çıkarları bir yana Kürt halkının kazanımlarını da riske eden bu işbirlikçi siyasetin kendisi mahkum edilmeyi bekliyor. Yıllardır bağımsızlıkçı çizgiden ve ulusal politikadan dem vuran kuzeyde ve güneydeki KDP eksenli siyasetin geldiği nokta ise şizofrenik bir hal almış durumda.

YNK’nin ne dediğini de kimse bilmiyor. Sesimi çıkarmazsam halkım da benden bilmez modunda. Bu saatten sonra olası bir Kürt güçleri arasındaki çatışmayı birakujî diye nitelendirmekte ne ölçü de doğru olabilir?

Kürdistan’ın her parçasının doğal unsurlarının varlığını bahane ederek, sömürgeci güçleri davet edip, onlara yaslanarak yurtsever güçlere karşı pozisyon almanın neyi savunulabilir? Bu minvalde güney, kuzey, Rojava ve Rojhılat parçalarındaki halkın birbirinin varlığını hiçe sayan ve kazanımlarını bölgesel güçlere peşkeş çekecek bir siyaseti kim, ne hakla meşru görebilir.

     İDLİB çıkmazı

 Rusya’nın kendisine Astana sürecinde İdlib’de verdiği ev ödevini yapmaması bir yana çetelerin varlığını güçlendiren lojistik destek sunmaya devam eden Türkiye, S-400 alımını da bunun karşılığı olarak görüyor. İdlib’de biriken İslamcı çetelerin rejim güçleriyle çatışması öyle kolay halledilebilecek bir mesele de değil. Bir kere çeteleri tek başına yenemeyecek rejim güçleri Rusya’nın desteğine muhtaç. Rusya’da Türkiye’yi elinde tutmak zorunda. Türkiye’de Rusya’nın onayıyla çetelerle beraber Afrin’i elinde tutuyor. İdlib’e yönelik kapsamlı bir çeteleri süpürme hareketinin doğuracağı sivil göçün güzergahı da Türkiye olacak.

Türkiye onları sattığında Türkiye yönelmeyeceklerinin garantisi de yok. Ayrıca İdlib’e operasyonda Kürt güçlerinin de -SDG/YPG- Afrin’e yönelmesi de gerçekleşebilir. Hem göçün yaratacağı ortam hem de iki güç -Suriye ve Kürtler- arasında kalacak çeteler ve Türkiye’nin düşeceği durumu Batı bloku içinde pek iyi olmaz. Arada bir rejim güçlerini kimyasal silah kullanmaması noktasında ABD ve Avrupa ülkelerinin yaptığı ikazlar sadece insani bir felaketi önlemenin ayarı olmasa gerek. Rusya ve rejimin operasyonunda İdlib’de yuvalanan radikal İslamcıların bir kısmı imha edilse de bir kısmının dünyanın farklı yerlerine dağılması Batı blokunun pek istemediği bir durum.

Suriye’nin İdlib’i fiili olarak da kendi toprağına katması da Rusya ve rejimin hanesine yazılacak büyük bir artı olacaktır. Beraberinde Afrin’den Türkiye’nin çıkarılması gerekecektir. Hatta İran’ın resmi ve milis güçlerinin de tamamen geri çekilmesini gerektirecektir. Birbirine bağlı bu gerçekliğin şimdilik yerinde durması hegemonik güçlerin isteğidir. İdlib ve Afrin’in Suriye’nin asıl güçlerince şekillenmesi de hem bölgesel hem de hegemonik aktörlerce ne denli tercih edileceği de soru işareti. Zira mevcut tablonun bu şekilde değişmesinden İsrail’in de pek hoşlanacağı bir durum olmaz.

     Bölgesel zeminde ROJAVA  

 Türkiye ise Rusya ve Batı blokunun açmazları arasında manevra yaratarak Suriye sınırına da sürekli asker ve teçhizat yığıyor. Güvenli ya da tampon bölge noktasında ise ABD’den istediğini alamayan Türkiye, Rojava’yı topyekün olarak dağıtmayı o da olmazsa Kobanê ve Qamişlo arasında bir cep oluşturma politikası güdüyor.

Güney siyasetini kendisine yedekleyen ve oradan bir mekânsal derinlik kazanmaya çalışırken Türkiye, Rojava’ya da her an girebilmenin hazırlığını yapıyor. Rojava siyasetinde batıdan istediği tavizleri alamayan ve İŞİD karşısında direnen Kürtlerin ve bu bedelin dünyanın takdir ettiği bir olgu iken ABD’den gelecek yaptırımlar noktasında Türkiye dik durduğunu göstermeye çalışıyor. S-400 alımına karşılık ilk hamlesini yapan ABD ise Güney Kıbrıs’a 32 yıldır uyguladığı silah ambargosunu kaldırdı.

Doğu Akdeniz’de ısınmaya başlayan petrol ve doğal gaz arama-çıkarma faaliyetlerinde şu an yalnız gözüken ama karada ve havada olduğu gibi denizde de saldırgan bir politika izleyen Türkiye’nin, bu karmaşık çok denklemli zeminde önünü nasıl göreceği de gelişmeleri daha yakın takip etmeyi gerektiriyor. Ki Avrupa Birliği’nden, Akdeniz’deki doğal gaz arama çalışmalarına yaptırım geleceği söyleniyor. Gerekçe ‘Güney Kıbrıs’ın egemenliği’nin ihlali olarak sunuluyor. AB ‘den aktarılan kaynaklarda kesinti ve AB ile Türkiye arasındaki Kapsamlı Hava Taşımacılık Anlaşması için yürütülen müzakerelerin dondurulması gibi seçenekler Brüksel’in masasında.

Türkiye sürekli el yükselterek, bölgesel çatışmanın ortasında gidebileceği yerin dibini görmek istiyor. Dolayısıyla bu politik akıl Erdoğan’ı da öne süren devlet koalisyonunun tercihi. ABD’nin İran’ı çevreleme stratejisi de tam olarak istediği hatta ilerlemeyince Türkiye koçbaşı olarak tüm gücüyle yükleniyor. ABD’nin yaptırımları öncesi kırılgan ekonomisinin hasarını da yine içte ve dışta izlediği bağımsız bir politikanın cezalandırılması olarak satmayı düşünüyor.

Neo Osmanlıcılık yara alsa de hala devlet koalisyonun vazgeçtiği bir rüya değil. Bu rüyayı da ancak Kürt/Kürdistan olgusunda ve toprağında ya gerçekleştirebilir ya da yenilebilir. Ya da Suriye ve Kürtler zemininde kurulacak bir çözüm masasında elinde fazla kart olması için saldırgan davranıyor. Her şey artık büyük kırılmaların, uzlaşıların hatta geri çekilmeleri de içinde barındıran bir hatta yürüyor. Ne kadar süreceği ve nereye evrileceğini kestirmek ancak ihtimaller hanesinde değerlendirilebilinir.

Bölgesel çatışmanın tam ortasında yer alan Kürdistan coğrafyasında artık tek bir aktörün belirleyeceği söz konusu olmadığı gibi bölgesel güçler, yerel güçler ve hegemonik güçlerin birbiriyle içiçe geçmiş bu denklemde varacağı yer herkesin merakını cezbediyor.

Bu fotoğraf karşısında çözüm sürecinin kısa sürede olabileceğini söylemek fazla iyimserlik olur. Farklı kanallar üzerinden hem Kandil hem de İmralı’ya dolaylı dolaysız temaslar bundan sonra da söz konusu olabilir. Sahada çatışan tarafların zaman zaman aracılar vasıtasıyla birbirini yoklaması mümkündür. Hatta Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Genel Meclis Danışmanı Hekem Helo, Türkiye ile Amerikalı arabulucular üzerinden görüştüklerini belirtti. Görüşmelerde bir ilerleme sağlanamazken bu pilavın daha çok su kaldıracağı da görülüyor.