Mîttân Îzolî : Zerdüştî ve İslâmî Kaynaklara Göre Zerdüşt/Avesta

Kürdlerin Türkiye’deki en iyi akademisyenlerinden ve kültür adamlarından biri, hatta literatür bilgisi açısından teki sayılabilecek olan Kadri Yıldırım’ın, Kürdçe adıyla Mamoste Qedrî’nin ‘Zerdüştî ve İslâmî Kaynaklara Göre Zerdüşt, Avesta ve Temel Öğretileri’ isimli kitabı üç gün önce Avesta Yayınları arasında çıkıp 9. Diyarbakır Kitap Fuarı’nda okuyucunun istifadesine sunuldu.

416 sayfalık hacimli kitabın ‘Bibliyografya’ kısmında Pehlevîce, Arapça, Farsça ve Türkçe 200 civarında kaynak adına yer verilmesi, Kadri Hoca’nın bu eser için uzun yıllar emek sarf ettiğini ortaya koymaktadır. Bizim okumamız bir iki günümüzü alsa da böylesi eserlerin en az 10/20 yıllık bir mesai gerektirdiği işin ehli olanlarca bilinmektedir.

Kadri Hoca’nın bir hafta önce yayınlanan ‘Kabul ile Red Arasında İslamî Feminizm (Avesta 2019)’ isimli kitabını da 30/09/2019 tarihinde  imzalama şansım olmuştu. Kadri Hoca geçen yılki fuarda da üç ciltlik muhteşem eseri ‘Kürd Medreseleri ve Alimleri (Avesta 2018, 390 ss.)’ yayınlanmıştı. 

Mamoste Qadrî’yi ilk defa 2013 yılında vermiş olduğu bir konferansla tanımıştım. Oldukça samimi olan hoca eski Kürd alimlerinin ‘ilim bereketi’ni taşıyor. 2014 yılında Kadri Hoca’yı Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Kürdoloji Bölümü başkanıyken odasında ziyaret ettiğimde, geniş odasındaki binlerce kitabıyla hararetli bir çalışmanın içerisinde görmüştüm.

Belki de bu yıl yayınladığı kitapların hazırlığını ta o yıllarda yapıyordu. Akademi dünyasındaki yüzlerce kelli-felli, fessiz ama sıfatı bol hocalar içerisindeki farkını odasına girdiğim gibi anlamam uzun sürmedi. Qadri Hoca’nın bir dönem millet vekili olmasına üzülmüştüm.

Her ne kadar onun azminin izinden giden Abdurrahman Adak ve Hayrullah Acar hocalar aynı üniversitede bulunmuş olsalar da, bir ilim insanının siyasete girerek bizi yeni çalışmalardan mahrum bırakacağı hissiydi bu üzüntünün kaynağı. Qadrî Hoca’nın Kürd Tarihi ve Edebiyatı alanındaki engin bilgisi ve çalışma gayreti onun Dicle Üniversitesi’ndeyken akademik kariyerinde ilerlemesine engel olmuştu. Gel gelelim eserine. 

Klasik Kaynaklarda Pehlevî Dili

Muhammed Hüseyin b. Halef et-Tebrizî’nin 1062/1652 yılında yazdığı “Burhân-ı Katı’ı” isimli Farsça-Farsça sözlüğünün Mütersim Asım (ö.1819) tarafından “Tıbyân-ı Nâfî’ der Terceme-i Burhân-ı Katı (y.1810)” adıyla gerçekleştirilen çevirisindeki bilgiler, Pehlewî dilin nerede konuşulduğuna dair bilgileri sunmaktadır. Doğu Batı yönünden Ceyhun-Fırat nehirleri ile kuzey-güney yönünden Demir Kapı-Umman Sahili arasındaki toprakları ‘İran’ olarak tanımlayan Burhân; İran’ın ‘ülke-i muazzam olup selefte mecmuuna birden Pârs ıtlak’ olduğunu ve ‘Lügat-i Pârsî’nin ‘Herevî, Segezî, Zâvulî, Sogdî’ ve meşhurlarından ‘Derî, Pehlevî, Farisî’ olmak üzere yedi kısma ayrıldığını haber vermektedir. Derî için “Vilâyet-i Acem’den Belh, Buhara, Bedehşan ve Merv halkının lisanlarına ıtlak olunur (ss:166.)” diyen Burhân, Pehlevî’ye dair de şu ifadeleri kullanmıştır:

“Pehlevî lügati, Pehlev b. Sâm b. Nûh aleyhi’s-selâm lisanından müstefiz ve meşhur olmakla ona mensup olmuştur. Bazıları dediler ki lügat-i mezburenin nisbeti Pehle diyarınadır ki Rey, İsfahan ve Dînaver vilâyetleridir. İnde’l-ba’z pehlev şehr ve mısr manasına olmakla pehlevî şehre nisbetle şehrî demektir ki murat emsârda sakin olan eşhastır. Arabîde beledî ve bedevî yerindedir. Bu taktirce pehlevî mutlaka şehir halkının istimal ettikleri lisandan ibaret olur. Pârsî lügati Pârs vilâyeti ehline mensuptur ki onların tekellüm ettikleri lisandır. Pârs vilâyeti anifen beyan olundu.”. 

Osmanlı müverrihlerinden Kemal Paşazade’nin (1468-1534) ise “Fî Fadîleti’l-Lisâni’l-Fârisî ale’l-Elsineti sive’l-Lisâni’l-Arabî” isimli risalesinde; Farsça hem bir üst dil hem de bu dilin bir alt kolu olduğu ifade edilmektedir. Ona göre Fârisiyye; Pehleviyye, Deriyye, Fârisiyye, Hûziyye ve Süryâniyye dillerinden oluşur. Pehleviyye; hükümdarlığın yönetim meclislerinde konuşulan soylu dil, Deriyye; saygınların konuştuğu elit dil, Farsiyye; halkın ve saray mabeyncilerinin konuştuğu dil; Hûziyye: hükümdarlar ve elitlerin kendi aralarında ve mahrem işlerinde konuştukları ‘özel’ dil, Süryaniyye ise Irak’ta konuşulan ‘Kıbtî’ dilidir.

Sassani Kürd İmparatorluğu (223-651)

Kürd tarihine yönelik akıl almaz tahrifatın bir tanesi de Sasanilere yönelik yapılmıştır. Bu imparatorluğun Kürdlerle olan bağlantısı, İngiliz merkezli Şarkiyatçıların desteğiyle kesilip ‘Fars’lara ait kılınmıştır. Klasik İslami kaynaklarda çoğunlukla devletler etnik unsura göre değil hanedan merkezli anlatıldığı için bunun değiştirilmesi kolay olmuştur. Tarihsel bir not olarak açıklamak gerekir ki Taberî’nin (ö. 923) “Tarîhü’r-Rüsül ve’l-Mülûk” eserinde Sassani İmparatorluğu’nun kurucusu Erdeşîr ‘Kürd’ olarak gösterilmiştir.

Bu İmparatorluk kendisini Keyyanî/Med İmparatorluğu’nun varisi olarak görmüş ve Roma’dan atalarının Nusaybin’den Ege Denizi’ne kadar elinde bulundurdukları topraklarını istemişlerdir (Sasanilerin bu isteklerine dair Muhammed Yücel’in “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Pers Varlığı (224-651)” isimli 2018 tarihli doktora tezine bakılabilir). 

Taberi’den yüz iki yüz yıl sonra Ermeni müverrihleri de ‘Eyyubi’ Kürdlerine ‘Med Halkı’ demişlerdir. Musavvir Hüseyin tarafından 1094/1682 tarihinde kaleme alınan “Hâzâ Kitâbü Silsile-nâme (Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv ve Yayın Dairesi Başkanlığı Arşivi, no:1872)”nin girişinde kadim zamanlarda bölgelere göre hükümdarların adlarına yer verilirken “Deylem kavmine mâlik olan padişahlara Keyânî dirler ya’nî isimlerine Key lafzın ilhâk ederler. Key-Qubad, Key-Hüsrev dirler. Key dimek pâdişah dimektir.” bilgisi bulunmaktadır.

İslam coğrafyacılarının ‘Deylem’ olarak gösterdikleri coğrafî bölge, aynı tarihler Batılılarca hazırlanan haritalardaki ‘Media’nın sadece küçük bir kısmına tekabül etmektedir. ‘Med’ hükümdarlarının kullandığı ‘Key (Kral)’, bugün Kürdçe’nin lehçelerinde mevcut olup  ‘Lider, önder, amca’ anlamlarında Kurmancî’de kullanılmaktadır. Yine ‘Med’lerde ‘kraliçe’ için kullanılan ‘Key-bânu’ kelimesi de Kürçe’de ‘Ev hanımı’ manasında; ya da çok iyi yemek pişiren, mutfaktan, yemekten sorumlu anlamında ‘Kebânî’ şeklinde yaşamaktadır.

Med-Ahamenid/Pers (M.Ö. 550-330) ve Sasani (M.S. 223-651) Krallarının yazıtları ile mezarlarının yer aldığı Nakşê Rüstem

Devletin Resmi Dili Olarak Pehlewîce

Pehlewî İmparatorluğu zamanında her halk ve dinî grup istediği dili serbeste konuşma ve yazmada özgür olduğu gibi, devlet kademesinde ‘Partça-Pehlevice-Yunanca-Süryanice’ kullanılmış, tek veya çok dilli birçok kralî yazıt, abide yaptırılmıştır. Bu yazıtlara ve kağıda dayalı eserlere Özbekistan’dan Batı Anadolu coğrafyasına uzanan geniş bir alanda rastlanılmaktadır. Pehlewî dili ve edebiyatına dair en iyi çalışmaların Mark Hale’nin Eski Diller Ansiklopedisi’ndeki ‘Pahlavi’ maddesi ile E. W. West’in “Pahlavi Literature” ve Touraj Daryaee’nin “Middle Persian (Pahlavi, 2018)” isimli İngilizce makaleleri olduğunu hatırlatalım. 

Sasani Kralı Narseh’in (H:293-302/3) M.S. 293-7 yıllarına tarihlenen Pertçe ve Pehlewîce iki dilli Paikuli Yazıtı. Silêmanî, Irak Federe Kürdistan Hükümeti.

Kadri Hoca’nın Çalışmasının Ana Kaynakları

Pehlevîce yazılıp, çok az kısmı da Farsça’ya da aktarılmış olan ve günümüze ulaşan, çoğunlukla  da Şarkiyatçılar tarafından 1800’den itibaren yayınlanan Zerdüştî kaynaklardan ‘Avesta’, ‘Zend Avesta’, ‘Zend-i Behmen Yesn’, ‘Ferheng-i Omîd’, ‘Dînkerd’, ‘Bundehiş’, ‘Nâmehâ-yi Menûçehr’, ‘Gozîdehâ-yi Zâdespârem’, ‘Rivâyet-i Pehlevî’, ‘Porsoşnîhâ’, ‘Dâdistân-i Dînî’, ‘Vicirkerd-i Dinî’, ‘Şikend Gomanîk Vizâr’, ‘Gocesteg Abâliş’, ‘Sed Der’, ‘Sed Der-i Nesr’, ‘Sed Der-i Bundehiş’, ‘Sed Der-i Nazm’, ‘Sed Der-i Bahr-i Tavîl’, ‘Ardâvîrâfnâme’, ‘Zend-i Vehmen Yesn’, ‘Pîşgoyîhâ-yi Câmâsp’, ‘Şah Behrâm Vircâvend’, ‘Mînû-yi Hirad’, ‘Enderz-i Âzerbâd Mehrespendân’, ‘Nâme-yi Tanser’, ‘Ulemâ-yi İslâm’, ‘Mâdigân-i Hezâr Dâdîstân’, ‘Şâyist Nâşâyist’, ‘Rivâyet-i Nerîmân Hoşeng’ vb. eserler ile Belâzurî’nin (ö.892) “Futûhu’l-Buldân”; İbn Hurdazbih’in (ö.893) “el-Mesâlik ve’l-Memâlik”; Dînawerî’nin (ö.894) “el-Ahbârü’t-Tivâl”; Taberî’nin (ö. 923) “Tarîhü’r-Rüsül ve’l-Mülûk”; Mesudî’nin (ö.947) “Mürûcü’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher” ile “Kitabü’t-Tenbîh ve’l-İşrâf”; İbn Nedîm’in (ö.965) “el-Fihrist”; Seâlebî’nin (ö.1038) “Ğureru Ahbâri Mulûki’l-Furs ve Siyerihim”; Bîrûnî’nin (ö.1048) “el-Asârü’l-Bâkiye”; İbn Hazm’ın (ö. 1064) “el-Milel ve’n-Nihal” ile “el-Muhallâ bi’l-Asâr”; Şehristanî’nin (ö.1153) “el-Milel ve’n-Nihal”; İbn Esîr’in “el-Kâmil fi’t-Tarîh”; Kazvînî’nin (ö.1283) “Asârü’l-Bilâd”; İbn Haldûn’un (ö.1406) “el-‘İber” ve  Kalkaşendî’nin (ö.1418) “Subhü’l-A’şâ” gibi Arapça eserlerden yararlanılarak Zerdüşt’ün doğuşundan başlayarak günümüze kadar olan süreç anlatılmaya çalışılmıştır. Böylelikle Hoca, ‘Öncelikle şunu ifade emekte yarar vardır: Hangi din ve inanç olursa olsun, kendi orijinal eserleri üzerinden araştırılmadığı ve dolayısıyla ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü elden kaynaklar üzerinden değerlendirmeye tabii tutulduğu taktirde bunun sağlıklı bir değerlendirme olmayacağı aşikârdır’ cümlesinde özerinde durduğu ‘(tahrip edilmeyen) birinci el kaynak’ vurgusunun icabını yerine getirmiştir. 

Belirtmemiz gerekir ki, Kadri Hoca’nın yararlandığı kaynaklarla hemden olan Çin ve Eski Grek-Latin kaynaklarda da bu mevzuda epey bilgi bulunmaktadır. Eğer hoca kitabını geliştirmek isterse yararlandığı klasik eserlerin içerisinde daha birçok Kürdçe, Arapça ve Farsça yapıt adına işaret edebiliriz. Kadri Hoca, adlarını andığımız bütün bu birinci el kaynaklarından yararlanarak, kitabının üçüncü ana bölümü sayılabilecek 269-404 sayfaları arasında Zerdüşt ile İslâm dinlerinin bazı hususlarda karşılaştırmasına da yer vererek kitabını noktalamıştır. 

Hoca, bu sayede Zerdüşt dinini ve kitabını eleştirenlerin haksız çıkacağını, İslam’ın kabul ettiği neredeyse bütün ‘olumlu, güzel’ şeylerin aslında bu dinde de bulunduğu bilgisini onlarca örnekle ortaya koymuştur. Kadri Hoca’nın ‘Önsöz’de dile getirdiği “Kimi çevreler bu dinin mahiyetini bilmeden ve araştırmadan peşin hükümlü olarak ona ve kutsal kitabı Avesta’ya saldırmakta, hakaret etmekte ve ‘ateşperestlik’ olarak lanse etmektedir.” ifadesi aslında kitabın niçin yazıldığını ortaya koymaktadır. 

Peki Qadri Hoca amacına ulaşarak Zerdüşt dini ve kitabına dair yanlış görüşü değiştirebilecek mi?! Cevap Kürd okuyucuları açısından ‘evet’ olabilir ama Türk okuyucular açısından ‘hayır’dır, zira onlar için ‘işin aslı nedir’ kısmı hiç de önemli değildir. Belki okuyucu açısından anlamsız gelebilir ama biz yine de ifade etmiş olalım, bu hakarete varan tutumun ana nedeni de, Türklerin Kürdlerden çok daha iyi Zerdüşt dinini tanımalarıdır. Bu hakaretamiz söylemlerin ve yazıların amacı da ‘Zerdüşt’ dinini ‘kötüleyerek’, Kürdlerin Zerdüşt’e olan tabiiyetlerini engellemek, yani zamansal ve gelişmiş kültürel geçmişe bağlanmalarına engel olmak. Çünkü Türkler Orta Asya’da bir nevi putperestlik sayılabilecek ‘Şamanizm’ dinine inanırken, Kürdler de Hz. Muhammed’in bile kabul ettiği ilahî bir dine inanıyorlardı!!! Daha üç hafta önce ‘Türklüğün koruyucusu’ çevrelerinin Kürdlerin kendilerinden 200 yıl önce İslamiyet’i kabul etmiş bilgisine bile tahammül etmediğine hep beraber şahitlik etmemiş miydik???  Bunu nasıl kabul edecekler?!!!

Zerdüşt Kimdir?

‘Zaraө (sarı, altın)’ ile ‘ūštra (deve, yıldız)’ kelimelerinin birleşiminden oluşan ve ‘Sarı Develerin Sahibi’ ile ‘Altın Yıldız’ anlamlarına gelen Zerdüşt’ün ‘Airyana Vaeja/İran Coğrafyası’nın Keyanilerin/Medlerin hükümranlığı zamanında Azerbaycan’ın bölgesindeki Urmiye Gölü’nün kıyılarında Pourushasp/Porûshesp ve Dughdo’nun çocuğu olarak M.Ö. 6. yüzyılda (M.Ö. 618, 630) dünyaya geldiği kaynaklarla sabittir. Ancak bazı kaynaklarda milattan önce 17. yüzyılda yaşadığına dair bilgiler de vardır. Ölümü ise M.Ö. 541, 551, 553 tarihlerinden biri olmalıdır. Mensup olduğu aile ‘Spîtâma’dır. Dînkerd’in yedinci cildinde Zerdüşt’ün 37 dedesine kadar bu soy isimlerine yer verilmiştir.

Zerdüşt üç evlilik yapmış ancak üçüncü eşinin adı (Howî/Hvovi) kayıtlarda yer almıştır. Adları bilinmeyen ilk iki eşinden de üç kız üç erkek altı çocuğu olmuştur. Zerdüşt, kendi döneminde yaşayan Goştâsp’a zar zor dinini kabul ettirmiştir. Bu durum hem Goştâsp’ın soyu Keykubâd’a uzanan Sicistan ve Horasan valisi Kürd Rüstem’in zoruna gitmiş hem de Turan topraklarına hükmeden İranî Horzâsf’la arasının açılmasına neden olmuştur. Zerdüşt, Turanların Belh’e yaptıkları saldırılar sırasında öldürülmüştür. 

Kadri Hoca; Mesudî’nin (ö.947) “Mürûcü’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher” eserinde belirttiği “Afrasyab Türk değildir, sadece Turan coğrafyasına hükmeden İranî’dir” bilgisini göz ardı ederek, Horzasf’ı Türk olarak göstermiştir. Klasik Arapça-Farsça kaynaklarda belirtildiği üzere ‘Turan’ kavramı İrani dillerden gelmekte olup ‘Tur’ isimli hükümdarın payına düşen toprakları ifade eder. Bu coğrafî adlandırma zamanla ‘Türk’lerin ‘ırk’ adı olmuştur.  ‘Efrasyab’a ‘Türk’ denilmesi sadece modern tarih yazımının sahtekarlığından kaynaklanmaktadır.

Tıpkı dünyanın Aryani kabul ettiği ‘İskitlerin’, Moğol ‘Babürî’lerinin Türk olarak gösterilmesi gibi. Bu topraklar Özbekistan, Kazakistan, Afganistan sahası olup; Türklerin ve Moğolların egemenliğinden ve yerleşiminden iki bin yıl önce Med ve Med-Pers egemenliği altındaydı (İlginçtir ki herkesi ‘Türk’ yapma ya da sahip olduğu ırk Kürd olunca göstermeme telaşında olan Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi bile ‘Turan’ın İranî olduğunu kabul etmektedir).

Zaten buralarda yapılan arkeolojik kazılarda ateşgedelerin bulunması ‘sürpriz’ yaratmamış olsa da; Antalya, Trabzon, Samsun, Cizre gibi şehirlerde ateşgedelerin bulunup yok edilmesi Zerdüşt dinin yayıldığı coğrafyanın tekrardan araştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Kadri Hoca’nın bir eksikliği de  Zerdüşt dininin yayıldığı coğrafyaya hiç değinmemiş olmasıdır. Tekrar söylemek gerekirse, İslamiyet’le beraber Türkler-Tatarlar/Moğollar ile Orta Asya’da yaşayan diğer ırklar zamanla Aryani ırkları asimile ederek bu alanları kendi egemenlik sahasına dahil etmişlerdir. Bu yüzden Aryanî coğrafyası ‘Türkistan’ olmuştur, tıpkı Anadolu’nun, Kürdistan’ın Türkiye olması gibi. 

 

Avesta’nın Yazımı

Hem Zerdüştî hem de İslâmî kaynaklarda belirtildiği üzere kral Goştâsp’ın emriyle ‘Abista/Avesta’ 12.000 öküz derisinin üzerine altın suyu ile yazılmış, hazırlanan iki nüshadan biri başkent İstahr’da muhafaza edilmiş diğeri de  ‘Dij Nibişt’ adıyla bilinen Persapolis Devlet Arşiv Merkezi’ne konulmuştur. Ancak ‘gocestek/lanetli’ İskender (Hük: M.Ö. 336-323) İran’a hakim olunca, bütün kayıtlarla beraber Avesta nüshalarını yakmış, diğer taraftan da Kıptîce ve Yunanca’ya çevirterek Mısır ve Makedonya’ya göndertmiştir. İbn Nedim “el-Fihrist”inde, bilge Câmâsp’ın İskender’in ilerde İran’a saldıracağını bildiği için bazı Avesta metinlerini Çin ve Hind civarlarında korumaya gönderdiğini söylemektedir.

 İskender’in egemenliği bitip Eşkânîler tekrar hakim olunca, I. Belâş’ın (M.S. 51-77) emriyle halk arasındaki sözlü kayıtlar ile din görevlilerinin bilgisinden yararlanılarak tekrardan Avesta’nın yazımı gerçekleştirilmiştir. Ebû Mansûr es-Sealibî’ye göre de Eşkânî hükümdarlarından Akfûr Şah, hem Kawa’nın sancağını sakladığı yerden çıkartmış (İbnü’l Esir Kawa’nın ‘Kürd’ olduğunu yazmaktadır) hem de III. Dârâ’nın intikamını alarak Yunanistan’a götürülen Zerdüştî metinleri geri getirtmiştir.

Kaynaklarda Keyani/Med hükümdarı Goştâsp ile Eşkaniler zamanında hazırlanan Avesta’nın hangi dil ve alfabeyle yazıldığı bilgisi bulunmamaktadır. Ancak Mesudî, “Murûcu’z-Zeheb” isimli eserinde “Mecusiler bu kitabı anlamakta acze düşünce, Zerdüşt ona bir tefsir yazdı ve bu tefsire ‘Zend’ adını verdi.” derken; İbn Esîr “Zerdüşt kendi kitabını şerh etti ve bu şerhe Tefsîr anlamında ‘Zend’ adını verdi. Sonr abu şerhi de şerh ederek buna da şerhin şerhi anlamında ‘Pâzend’ adını verdi.” bilgisini paylaşmaktadır. Sassaniler zamanında, Aramî alfabesinden yararlanılarak hem Avesta alfabesi icat edilerek bu dil ve alfabeyle Avesta yazılmış hem de Pehlevice çeviri ve tefsirleri yapılmıştır. 

Avesta  alfabesinin ilk versiyonunun  yetersizliği sonucu bunun biraz daha gelişmiş biçimi olan 44 veya 60 harflik ‘Dîn Debîrî’ versiyonu oluşturulmuştur. Kendisi de Zerdüştî gelenekten gelip Müslüman olan ve birçok eseri Pehlevice’den Arapça’ya çeviren Abdullâh b. Mukaffâ (ö. 760), İslâm öncesinde İran’da kullanılan alfabelerden söz ederken Avesta’nın ‘dîn debîrî’ ile yazıldığı bilgisini paylaşmıştır. İlk kez Zerdüştî bilginlerinden Niryuseng tarafından kullanılan Avestayî yazı, ondan sonra gelenler tarafından ‘Pâzend’ olarak adlandırılmıştır.

Avesta’nın nihaî ve dinsel otoriteler tarafından kabul edilen en son şekli, II. Şâpûr (hük: 310-379) döneminde yazılmıştır. Ancak ilk hükümdar Erdeşîr Bâbekân’ın ünlü Baş Mûbed/Baş Kadı Tansar’ın Avesta’yı derlettiğini ve nüshalardan birini Şpîkan/Urmiye Hazinesi’ne yerleştirdiğini söylemek gerekir. Avesta’nın Pehlevîce çevirisi ile tefsirlerinin yazılması da I. Hüsrev (hük:531-579) döneminde gerçekleştirilmiştir. 

Hicrî 3/4. yüzyılda, (miladî 9/10. Yüzyılda) yazılan ‘Ferheng-i Oîm’ sözlüğü Avesta’da geçen 1000 kelime ile ifadenin Pehlevîce karşılıkları olan 2250 kelime ve ifadeden oluşan sözlüğündeki bazı Avestaca kelimeler, Sassaniler zamanında yazılan ancak günümüze ulaşamayan Avesta’nın çok da geniş olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü en erken Avesta nüshaları 13. yüzyıla aittir. 

Kadri Hoca’nın kitabının genelinde olduğu gibi, bu sözlükte yer alan hem Avestaca hem de Pehlevîce kelimelerin bugünkü Kürdçe’nin lehçelerindeki kelimelere olan benzerliğine değinmemiş olmasına çok şaşırdık. Oysa Pehlevîce ‘Mâyak’ Kurmancî’de ‘mê (dişi cinsiyeti)’; ‘si-êk’ Kurmancî’de ‘sêya-yek (üçte bir)’, ‘char-êk’ Kurmancî’de ‘çara-yek, çeyrak’, ki bu kelime Türkçe’de ‘Çeyrek saat var’ kullanımında olduğu gibi, çok benzerdir. Kürdologların bu sözlükteki kelimeler ile Kürdçe’nin lehçelerinde bulunan sözcükleri karşılaştırması Kürdçe’nin tarihinin saptanması açısından oldukça önemli verileri sağlayacaktır.

Bu sözlüğe ek olarak farklı zamanlarda farklı yazarlarca yazılan ‘Zerdüştlük Ansiklopedisi’ olarak kabul edilen 9 ciltlik Pehlevice ‘Dînkerd (Dinî Amel, Dinî Eser)’ de çok önemlidir. Son şeklini, Abbasi Halifesi Memûn zamanında yaşayan Zerdüştî din büyüklerinden Âzerfernbağ ve ondan sonra Himid oğlu Âzerbud isimli şahıslarca alan Dînkerd’in birinci ve ikinci ciltleri günümüze ulaşamamıştır. Bu eserdeki veciz sözler hala geçerliliğini korumaktadır: “Kültür, insanın karakterini değiştirmez; fakat insanı daha iyi veya daha kötü yapabilir”. 

Zerdüştî Metinler Günümüze Nasıl Ulaşabildi?

Zerdüşt ve kitabına dair bugünkü bilgilerimizin ana kaynaklarını çoğunlukla milâdî 9./10. asırda yazılan ve Hindistan’a götürülen Pehlevice eserler oluşturmaktadır. Eğer Hindistan’a götürülmemiş olsaydı bu eserler, İskender’den sonra gerçekleştirilen Arap işgallerinin (İslamî açıdan bakılınca ‘fetih’ denilse de, gerçekleştirilen kültürel ve fiziksel yıkım ‘işgal’ olarak nitelendirmeye yetecek veriler sunmaktadır) yıkımından kurtulamayacaktı. Zira birçok klasik kaynakta yer aldığı üzere, Arap orduları İran coğrafyasının birçok şehrinde olduğu gibi Hegmedan/Hemedan kütüphanelerinde bulunan binlerce kaynağı ateşe vermek suretiyle yok etmiştir. Kadri Hoca’nın bu hususa hiç değinmemiş olmasını doğrusu yadırgıyoruz.  

Son olarak Avesta Yayınları’nın sahibi Abdullah Keskin Bey’e şunu söylememiz gerekiyor: Kitap kapakları eserlerin içeriğini yansıtacak düzlemde değildir. Bu husus her ne kadar 1990’dan beri Kürd kültürüne yapmış olduğunuz katkınızın yanında denizde bir damla misali küçük bir eksiklik olsa da, dikkate alınmalıdır. Bu konuda Nûbiar yayınlarına kapak hazırlayan İbrahim Halil Baran’dan destek almanız mümkün (bu öneri reklam amaçlı değildir).

Bu kitap kesinlikle birçok kalemin mürekkebini bitirecektir…Bize, hem yazara hem de yayıncıya ‘destê we terr be’ demek düşüyor.