Müslüm Yücel: Ahmet Kaya’ya ağıt

Bugün Ahmet’in ölüm yıldönümü… 

Bugün onsuz geçen yıllar, hesap soruyor benden, bizden…

Bugün yıllar konuşuyor, “siz” diyor, siz Ahmet’i sevenler, onu tanıyanlar, birbirine sır kâtibi olanlar, dertleşenler. Meyve kasalarını sobada yakıp ısınanlar, şarkı söyleyenler, şiir okuyanlar ve gün bitmesin diye perdeleri aralamayanlar. Şimdi, o perdelerin hışırtısından geliyor Ahmet’in sesi… Şimdi meyve kokulu kasaların ateşinde ışıyor Ahmet’in yüzü… 

Ne cesarettir, bilmiyorum, yıllar sonra “Ahmet” diye bir yazı yazıyorum, beni konuşturan ne? Bilmiyorum. 

Niye böyle bir odun sobası gibi gövdemden önce, birer boru gibi kol ve bacaklarım yanıyor. Bilmiyorum. 

Bir sürü anı, gözlerimin ateşinden bedenimi yakıyor… 

Sanırım, Ahmet’in ölümünü daha kavramamışım, sanırım Ahmet, birazdan bir yerden çıkıp gelecek duygusu ağır basıyor bende; sanırım mezarı gibi ruhu da gurbette geziyor… 

Sanırım, Ahmet burada olmadığı için, birileri onu kendi ruhsuzluklarının mezadına çekmek istiyorlar. 

Biliyorum eli temiz olanın, kalbi de temizdir ve Ahmet ne haram lokma yutmuştur, ne kalbinden bir kötülük geçmiştir. 

Öyle mi? 

Öyledir diyor Ahmet! 

O zaman kirli eller niçin Ahmet’e uzanmışlar, ne istiyorlar ondan… 

Uzaktan bir ağacın çatırdaması gibi, derinden bir sigara yakıyor Ahmet, biliyorum diyor,  biliyorum… 

Ama bilgim, bilince dönüşmedikçe neye yarar? 

Hiç. 

Biz, şimdi yaşı elliyi geçenler Ahmet’le büyüdük, Ahmet de bizimle büyüdü; biz küçüldüysek, Ahmet de küçüldü…

Bir adım bizim gerimizde kalmadı, bir adım görüleyim diye ileri atılmadı, hep beraber yürüdük… Ama şimdi Ahmet niye yalnız! Onun giydiği kırmızı atkıyı giyinen çocuklar ne oldu? Çok mu hayat üstlerine geldi, yoruldular mı? 

Ötede “birileri” duruyor… 

Ötede birileri hep durur… 

Adları yok, soyadları yok; birileri, hep birileri… 

Ahmet’le bir gün oturup ağlamayan, yarasına merhem sürmeyen… Aslanla ava çıkan, tilkiyle birlikte yola çıkan, sırasında ağlayan, çakalla birlikte yiyen… Onlar, birileri; bir anlayışlar! Bir arayış değiller. 

Herkes tanıyor onları; biliyor ki onlar zamanımızın zalimleridirler; ipleri uzun, vakitleri dardır… 

Bir kalıptan bir kalıba girebilirler; sırasında sizin yanınızda dururlar, sırasında tam karşınızda… 

Bir bakarsınız, iktidar karşıtıdırlar, bir bakarsınız iktidarın mikrofonu olan TV’lerde boy gösteriyorlar… Tamam dersiniz, oradalar, iyi! 

Sonra birden bir de bakarsınız, sizin safınızda yer alıyorlar; sizin şarkılarınızı dinliyorlar, sizin partiye oy veriyorlar… Hatta biraz daha ileri gidip sizin adınıza konuşma cüretinde bile bulunabilirler…  

 Ama ben, kendi adıma merak ediyorum, sizler, ne çabuk büyüdünüz de Ahmet’le aynı boya geldiniz ve hangi yetkiyle Ahmet’le ilgili filmler yapıyorsunuz ve bu filmi bir an önce bitirip Kasım ayında gösterime sokmaya çalışıyorsunuz. Ayıp denilen bir şey vardı. Bir cenazenin kalktığı yerde, kırk gün radyo çalınmazdı, ne bu acele?  Hatta taziye sahiplerine ayıp olmasın diye tıraş bile olunmazdı. Kürtlük, solculuk, sosyalizm bu kadar mı ayağa düştü.

Kürt kültürü bu kadar mıydı? Sosyalizm, bu kadar mıydı? Diyelim ki bu kadardı her şey…

Diyelim ki siz bu kadarsınız, ya sizi gelip izleyecek olanlar, onlara da mı acımadınız. Daha ilerisi ya siz hiç Ahmet’in eşini ve çocuklarını da mı düşünmediniz mi? Onları dışta bırakan, onları Ahmet’in hayatı hikâyesindeki geniş resimde makasla oymaya ve yerine sahtelerini doldurmaya nasıl kıyarsınız, acıma, merhamet, vicdan, nerde kaldı? Diyelim ki bunları unuttunuz, diyelim ki bunlar duygusal şeylerdir.

Sahi siz anlatı nedir hiç duydunuz mu? Sinema bir anlatı sanatıdır ve anlatıcı anlattığı kimsenin kişisel deneyimleriyle zamanı anlatır ama sizin Ahmet’le ilgili bilginiz ne? Diyelim ki, çok okudunuz, Ahmet’le tanışan herkesle konuştunuz ama siz, bu bilgiyi nasıl bilince dönüştürdünüz? Sinema birikiminiz ne? Bugüne kadar yaptıklarınız sizin güvencenizse, sinemada bunun bir tek karşılığı var, o da şuursuzca bir gürültü cenderesi, kof bir kalabalık… 

Şimdi Ahmet olsaydı ve ben onu teselli etseydim, deseydim, üzülme iki gözüm, kötüler, doğru kimselerin fidyeleridir, hainler de dürüstlerin… Elbette gülerdi, ama gülüp geçmezdi, kesin. 

Vay benim iki gözüm, tabutun üstünde tura atıyorlar şimdi. Sana hiç doymamış Melis’in gözlerini de mi bir kenara bırakıyorlar.  

Tabii, tabii, tabii! 

Birileri de omuz veriyordur… Ah bu sıkıntılı günler, ah bu sıkıntılı günlerde zalimlere güvenenler, paraya tamah edenler; para gibi her yere sızanlar, sizler, sırasında dersiniz Ahmet’in eşine ve çocuklarına saygımız sonsuzdur… Ağzınızdan metrelerce ablam, kardeşim sözleri çıkar… Sizler, ruh dilencilerisiniz, arkadaşlık, dostluk, sevgi, aşk, kavga ve hatta Kürt davası sadaka torbanızdır…

Ama ölüm var, ölümden sonra anılmak var…

Şimdi içim Ahmet için yanıyorsa, bu boşuna değildir… Ahmet’in değmediği kimse kalmadı… Çeyiz hazırlayan kızlara da yardım etti, fidan delikanlılara damatlık da aldı… Dost bildikleri için elini hiç cüzdanına atmadı, hep cüzdanını onlara verdi… Bir eve gittiğinde evin eksiği gediğini görünce içi yandı…

Bu yüzden hep dedi, ben cebimde kefenimi taşıyorum… Hatta bir keresinde, Allah şahittir, İbrahim Tatlıses “yerinde olmak istiyorum” deyince, kalktı, buyur dedi baba, otur… Ama onun oturduğu yer o kadar zordu ki… Onun yerine oturmak o kadar zordu ki? Ama neden şimdi, büyük sahipsizlik, neden şimdi, birileri onun adına konuşma hakkı buluyorlar kendilerinde…

Biz bir yerlerde yaşıyorsak, bir yerlerde öldük sanki. Bunun içindir ki birileri selam nedir bilmeden, gelip mezar taşımıza dua okuyorlar.  O mezar taşı ki bir gün olsun gülsüz kalmamıştır… O mezar taşı ki, bir yanda Qasemlo, bir yanda Yılmaz Güney vardır. Mezar taşı, Ahmet’in evi! Mezar taşı, gerçek şu… 

Sokaktı Ahmet’in evi… 

Walter Benjamin’in yıllar önce söylediğinin pratik okunuşuydu Ahmet. Benjamin, “on dördünde evden kaçan kimselerin bir daha eve dönme şansları yoktur” diyordu. Ahmet, işte bu eve dönemeyen, tavan arası çocukların sesiydi. Tavan arası!

Burası, Aurbach’ın, yani sürgün adamın yeriydi… Burada hem düşünür, hem büyünürdü.  Burası, Bayan Dalloway’ın kendine ait oda aramasıydı! Burası hafızanın dinç tutulmasıydı. 

Ahmet buradan seslendi, tavan arasından! 

Burada!

Avrupa’da eskiyen, bizde yeni biten “evrensel köy” hukuku içinde insanlar yaşadı. Dile kolay, 80’li yıllar! 

50’li yıllarda okuyan adam olurdu, çalışan zengin olurdu. Ülke Amerika olacak, şehirler zaten demeye gerek yok, Paris! 80’li yıllarda Paris en fazla berber dükkanlarının adı oldu. 

60’larda okumak suça döndü, kitap suç aleti, çalışan enayiydi ve erdem, fırsatlardan yararlanmaktı. Seksenli yıllarda, fırsat otoparktı. Evden kaçan çocuklar bir daha eve dönmedi. 

70’lerde katlanmak vaaz edildi. Seksenli yıllar, katlanmayanlar, hapse atıldı. 

Orhan Gencebay, insanları açık ve aleni bir şekilde mazohizme davet ediyordu. Hatta, ham laflar etmekten çekinmiyordu, diyordu, “kültürümüz, mazohist bir kültürdür.” 

Ferdi Tayfur, okuyorum, söylüyorum diye bir söz etmiyordu, sadece “satıyor” diyordu, satıyor. Her şarkısına, klip gibi filmler çekiylordu, susadım çeşmeye, derbeder, vs. 

Eh! 

Elbette, bu yıkıntı üzerinden, ikisinin bileşkesi İbrahim Tatlıses, “Ben de isterem” diyecekti. 

Türkan Şoray bile bir çırpıda silinmişti, önce gözlerinden söz etmişlerdi, oyunculuğunu unutturmuşlardı, sonra Ünsal hocanın deyimiyle “vamp kadına” dönüştürmüşlerdi.  En son bir yolu bulunup kocasıyla yatağa da girdi!

Ve Ahmet, tavan arasından söylemeye başladığı zaman artık adil olan yoktu, köy diye bildiğimiz saflık yekten silinmişti, bütün dizginler sözde cemaatlerin eline geçmişti. Burada insanlar, parayla terbiye edilirlerdi, değer diye bilinen her şey, artık onların haraç mezadında satılıktı.

Çam sökülmüş, dal budaklarıyla yere dökülmüştü, şehirler, kada bela alan yerler olmuşlardı ve gençlerin belleri bükülmüştü. Hapishaneler, ölümler, katliamlar ve sonra sesler, biri diğerini duymayan binlerce ses; Ahmet, işte bütün bu sesleri içine alıp devasa kentleri soluğuyla ısıttı. Kimi zaman halk türküleri söyledi, kimi zaman devrimci şairlerin şiirlerini besteledi ama ne söylerse söylesin, sesinin ona verdiği bir hak vardı; onda sözler, ses içinde erirdi; bağlamasını kavga eder gibi çalardı, şarkıları, sesinin tellerinde döverdi ve bu seste, sokakta yatanların, tavan arasında yaşayanların bir yanda ahı, diğer yandan bilinci vardı… 

Bu öfkeyi anlamayanlar için, o arabeskti! Çünkü arabesk münevver değildi, Kemalist değildi; Müslüm Gürses gibi Ahmet’te esas duruşa, kıta dur’a gelemezdi… Bu yüzden, ona tahammül etmedi kimse…

Ama bugün Ahmet’e tahammül ediyorlar, çünkü iktidar evcil bir Ahmet istiyor; tavan arası artık, başkasının acısı; tavan arası, başkasına ün ve ödül getirecek. Niçin ezildim ki ben!

Böyle kulağıma fısıldama Ahmet, korkuyorum kendimden!