GÜNDEM KÜLTÜR SANAT

Müslüm Yücel/ Türk edebiyatının üç kolsuz kahramanı: Vecdi, Ahmet, Salih

KOLSUZ

(Faruk Nafiz Çamlıbel)

Sağ kolu kesilmiş omuz başından

Dev adımlarıyla bir yolcu gitti:

Solunda bir kılıç gibi sallanan

Tek kolu anlattı, bu bir yiğitti.

Bir dağdı, gölgesi karartı yolu,

Ardınca yürürken, içim yas dolu,

Canlandı gözümde kesilmiş kolu,

Sınırda düşmanı göğsünden itti…

Kurtuluş savaşları ile ilgili pek çok roman yazılmıştır. Bu romanlarda, vatan için canını severek veren kahramanlar vardır. Savaşın orta yerinde beliren birbirini yeme yoktur bu romanlarda, düşmanı yeme ve içme vardır: Kahraman hep öldürür, sıra cesetlere gelince bir tek ceset bile bulamaz, bu da hep öldüğünün ayrı bir belgesidir.

Bu ifadeler Mehmet Eroğlu’nun Memet- Fay Kırığı romanını okurken aklıma geldi. Romanın kahramanlarından Zeynep’in iki özelliği vardır: Bir saçı yoktur, iki bacağı yoktur. Eroğlu, (sanki) Zeynep’in saçı ve bacağı arasında bir denge kurar; saç, bacağa indirgenir ve Zeynep saçının yerine alaycılığı, bacağının yerine de öfkesini koyar, böyle yaşar.  Memet’i bitirdikten sonra aklıma üç kahraman geldi: Vecdi, Ahmet ve Salih

Hatırlayacaktır, Emile Zola, Germinal’de doğa ile insan arasında sürekli ilişki kurar, örneğin, maden ocağı doymak bilmez bir hayvandır ve bu hayvan durmadan işçileri yiyerek ayakta kalır, yaşar; başka bir yerde ağzı kapanmak bilmeyen bu canavarın karnında insanlar yaşam mücadelesi verirler, bu karında da ayrı bir savaş vardır…  

Savaşın da, Germinal romanında anlatılan Le Voreux maden ocağına benzer bir yanı vardır; bir canavar gibidir savaş, yiyor; bazen bu canavar, yediğini sindiremiyor, kusuyor; kusma, politikadır, bir dengedir bazen: Yemedim seni, kustum, siyasetin bir tanımıdır bu: Sakat bırakmak

Edebiyat sakat bırakmayı yerinde bırakmıyor. Sakatı gözlerimizin içine sokuyor, ideolojinin bir reklamına dönüştürüyor. Bir savaş çikleti oluyor sakat, romancının kaleminde çiğneniyor.   

Kurtuluş savaşlarını anlatan romanların sıkıcı bir yanı vardır ki bu kanın coşkuyla akmasıdır; bizim kanımız pekmez gibi tatlıdır, onların kanı zehir gibi acıdır; bizim kanımız kalplere, onların kanı sokak önlerine, köpek arklarına, kapı önleri vs yerlere, dökülür.  

İşte bu yüzden Don Quichotte büyük adamdır, “tek adam öldürmemiştir” ve dünyanın en büyük kahramanıdır. Döktüğü kan hayaletlerindir, o da şaraptır, sonradan üzülürüz, şarap üzümün kanı.

Vecdi

Halit Ziya, Türk edebiyatının ilk büyük ustasıdır, yedi roman yazmıştır ve anlatısı boyunca (hikaye, deneme ve anı) altı nefretle çizilen bir tek ulus yoktur. Ziya’nın anlatısında Batı dünyası ve azınlıklar hep vardır; Mai ve Siyah’ta koltuk altında sürekli Fransızca, Almanca kitaplar taşıyan bir Dilaver Efendi vardır, ilginç ve sevimlidir; Aşkı Memnu’da, Melih Bey Takımı yabancı moda dergi ve gazetelerini takip eder vs. Bunun yanında azınlıklar Beyoğlu’nda yaşar, hoş  sohbettirler; Rumlar, Ermeniler birlikte yaşar, Rumca bilen Türkler bile vardır. Halit Ziya dinsel olarak bir ayrım yapmaz.  

Halit Ziya’nın savaşa giden bir kahramanı da var; Bir Ölünün Hatıra Defteri’nde Vecdi, kime karşı olduğunu bilmediğimiz bir savaşa gider ve savaşa giden bir asker olarak aklımızda kalmaz; savaş, aşkın tanımında bir unutma, bir bastırma adresi olarak belirir: Vecdi, Nigar’a aşıktır, ikisi de bol kitap okur, entelektüeldirler. Nigar şiir sever, şiirsiz bir yaşamın anlamsızlığını düşünürken Vecdi, şiirin fikirleri zehirlediğini düşünür.

Vecdi’nin şiiri niçin sevmediğinin altında ise bir sitem vardır, görülür, çünkü, rakibi Hüsam şairdir. Vecdi, en nihayetinde, Nigar ve Hüsam’ın birbirlerini sevdiklerini görür ve ikisinin evlenmesini sağlar, kendisi de merhem olsun diye savaşın yolunu tutar. Savaş, Vecdi’nin kendisiyle olan savaşıdır, kendisine karşı açtığı bir cephedir. Yaralı olarak dönen Vecdi’nin Edirne’de kolu kesilir. İstanbul’a istemeyerek de olsa döner; büyük bir yağmurun altında kalmıştır, ıslak elbiselerini çıkartmaz, geldiği evde, pencerenin önünde ıslak elbiselerle oturur, kendini ölüme bırakır, üşütür, ölür; Nigar ve Hüsam ise iki çocukları olmasına rağmen, Vecdi’nin acı hatırasıyla yaşarlar. Vecdi’nin ölmeden önce bıraktığı hatıra defterini ikisi okumuştur…

Bu yüzden olsa gerek, aşkın en güzel tavırlarından birini sergilediği için Vecdi’yi hep sevdim; Ahmet ve Salih ise bana hep itici geldiler. Vecdi, kime karşı olduğunu bilmediğimiz bir savaşa gider ve savaşa giden bir asker olarak aklımızda kalmaz; savaş, aşkın tanımında bir unutma, bir bastırma adresi olarak belirir. Salih ve Ahmet ise gevezedirler.

Ahmet

Milli Edebiyat, Genç Kalemler dergisinde dil ve edebiyat bağlamında çıkan yazılardan da anlaşılacağı gibi milli bir lisan yaratmak ve bu lisanla kavmi edebiyat oluşturmak amacındadır. Buna göre Osmanlı dışında kalan uluslar birer millet değil, birer kavimdir. Milli Edebiyat, bütün bir ülkeyi kapsayacak düzeyde değildir. Edebiyat, duygu ve siyasal düşüncelerin tefsir edilmesidir adeta. Gökalp’in şiirleri, Ömer Seyfettin’in hikayeleri bir edebiyat çeşnisi sunmazlar, birer “fikir” verirler; aynı şeyleri onları izleyenler içinde söylemek mümkündür; örneğin Halide Edip’in Yeni Turan romanı; roman sayılsın diye araya tutkal niyetine bir aşk hikayesi konulmuştur. Buna rağmen Halide Edip, milli edebiyatın kuramsal olarak pratik bir okunuşu olan romanlar yazmasına ve kendisi bizzat kurtuluş savaşının bir neferi olmasına rağmen yurdu terk etmek zorunda kalmış, 1938’de yurda dönebilmiştir.

Milli edebiyat bir tip arayışıdır da; kendini bulmanın yolu, ötekini aşağılamaktan geçiyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu yüceltmenin yolunu buluyor, formül basit: Ötekini aşağıla. Bir yandan aşağılanan Yunanistan, diğer yandan kendini yüceltmek için kullanılan Antik Yunan; Yaban‘da kadın ve erkeklerin, Antik Yunanlılar gibi savaştıkları ifade edilir. Atatürk ise Yakup Kadri’nin 1946 yılında yazdığı Atatürk adlı kitabında Sokrates’tir.

Türklüğün bir din, Mustafa Kemal’in bir peygamber olarak anılmasında hatırı sayılır katkısı vardır Yakup Kadri’nin; örneğin Yaban’da, “Havada ‘milletin hakimiyeti’ sözü bir vahiy gibi dolaşıyor. Türkiye’nin karanlık semasında Mustafa Kemal adı bir şafak yıldızı gibi parlıyor” gibi abartılı ifadeler kullanır. Uzatmadan.

Savaş sırasında sağ kolunu kaybeden Ahmet, İstanbul’un işgalini kendine yediremez. Bu yüzden Mehmet Ali adlı bir arkadaşının Haymana yakınlarındaki köyüne gider. Gidiş nedeni düşmandır ve Ahmet’in kolu olmadığından savaşma gücünden yoksundur. Bunu kendine yediremez. Ahmet, köye vardığında ise başka bir manzara görür, köyü bir mezarlık olarak algılar. Özellikle arkadaşı Mehmet Ali’nin arabadan kolunu dışarıya uzatıp, “aha bizim köy” demesi bir keder başlar; evet, köy burasıdır. Ancak Ahmet’in ne sarkan bir kolu ne de işaret edecek bir  eli vardır. Birileri ise burada yaşıyor. Burada yaşayanlar Ahmet’in yaşadıklarından haberdar değiller. Bakışla beliren bir savaş başlar artık.

Ahmet bize köylüleri gösterir ve bu gösteri onun hatıraları ile sınırlı kalır; Ahmet’i bir turist rehberinden ayıran köylülere “korku” ve “kuşku” vermesidir. Bundan böyle Ahmet’in kolu bir kılıç gibi gövdesinde döner, kanar ve değdiği herkesi kanatır.      

Zaten kendi deyimiyle o bir köye gelmemiştir, bir mezara gelmiştir, kendini de bu mezara diri diri gömmüştür. Buna göre köyüler hortlak olmalıdır.

Ahmet huzur bulmak için gelir ama aydın olduğundan huzursuzluk verir. Köylüler dışlar onu, Ahmet onlardan biri olamaz. Yaban‘da aydın, halk tarafından aşağılanır. Ahmet “milletin efendisi olan” köylülerin dilini konuşamadığı, onlarla ilişki kuramadığı için serseri bir mayın gibi dönüp dolaşır köyün içinde. Köylüler için Ahmet Celal, ötekiler tarafından “Türk gençlerinin kafaları taşla ezilirken” o hiçbir şey  yapmayan biri olarak tanımlanır. Kendisi de bunun için çaba harcar; o da kendini göstermekten zevk alır; köy, Ahmet’in kendini göstermesi için bir vitrindir; bu vitrinin zihinsel müşterileri köylülerdir. Köylüler Ahmet’i yaban olarak görürler. Ahmet köylüleri “balçıktan” insan yığınına benzetir, ancak…

Ahmet asker kimliğini ise “yabani geyik” olarak tanımladığı Emine’yi görünce hatırlar. Salt geyik dese, belki de hiçbir itirazım olmayacaktır; yabani, dediğine göre kendisi bir avdır. Ahmet’in cinsel açlığı burada belirir, karşısına çıkan ilk kadına “körpe geyik, bu gün seni bırakmayacağım” der. En nihayet Ahmet, Emine ile birlikte olur ve düşman köye gelince de ilk kaçanlardan biri olur yine. Emine ise yediği kurşundan dolayı vücudu buz kesilir.

Ahmet Celal, Osmanlıdan kopuşu simgeliyor. Aydının askerleşmesi bekleniyor, bu da dünyanın askerlikten kavranması anlamına geliyor ki, bir taşla iki kuş vurmakla eş değer bir durum ortaya çıkıyor: Bir köylü kesimi yanına çekmek, iki, Osmanlı’dan kopuşu asker- aydın ikileminden çıkartmak. Köylü- asker ve aydın, asker tanımlamasından çıkan toplum Ankara romanında belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.

Ankara’nın kahramanı Selma adında biridir, ancak insanlar Selma demektense, Esma demeyi tercih ediyor. Garip bir şekilde Kemalizm’le biçimlenen Kurtuluş savaşı romanlarının kahramanları hep ideal kadınlar… Rabia bunlardan biriydi. Selma ise medeni kadın tipiyle karşımıza çıkıyor. Medeniyetin kalesi olarak sunulan İstanbul’dan, politikanın yeni alevlendiği, her şeyin yeniden biçim aldığı Ankara’ya geliyor. Ankara bir taşra kentidir, komşuları ile arasında uçurum var, İstanbul’daki rahatlık burada bulunmuyor. Yaban‘da öldürülen Ahmet Celal, Ankara‘da dirilebilir mi? Mümkün değil. Kadınlar, Türkiye’nin kurulması ve kurumsallaşması için “çarşaf ve peçelerini işe gitmek, çalışmak için daha kolaylık olur diye çıkarıp” atıyor. Bu çıkarıp atmak, hatta, “tırnaklarını boyamak” kukla olmak için değil, tek kelime ile “Türkiye’nin kuruluşunda ve kalkınışında kendisine düşen ciddi ve ağır vazifeyi görmek” için yapılıyor.

Yakup Kadri’nin yapmak istediği şey Kurtuluş Savaşı’ndaki kadını, Türkiye için harekete geçirmek olarak özetlenebilir. Öte de ise bir İstanbul ve Ankara karşıtlığı söz konusu. İstanbul’un hareketli yaşamı, Batı’ya dönük yüzü, Ankara’da bu hayat görülmüyor. İstanbul’da her türlü müzik ve eğlence varken, Ankara’da devleti simgeleyen, Devlet Senfoni Olkestrası‘nın verdiği sıkıcı konserler ve Halkevleri’nin piyesleri can sıkıntısını artırıyor. Açıkça burada sanat ve hayatın her karesi devletin ağzıyla konuşuyor ve ağızdan uzanan dille ifade edilen her şeyi, kimse anlamıyor. Her şeyin başına devlet getiriliyor, o kadar: Devlet Senfoni Olkestrası, Devlet Tiyatrosu, Devlet Operası; ancak bu dil, askeri duruşun ifadeleri olmaktan öteye gitmiyor. Bu askeri duruşun altında fısıldanan kelime can sıkıntısından başka bir anlama gelmiyor: Halka dönmek.

Salih

Salih, Tarık Buğra’nın ünlü Küçük Ağa romanın yardımcı karakteridir; yardımcı karakter, ayna demektir; asıl kahramanı göstermek için yazarın yaptığı bir hiledir bu. Küçük Ağa’da Salih’in hali ve eylemi doğrudan Küçük Ağa’nın verdiği savaşı kanıtlamak üzerinedir. Yazarın böyle bir karaktere neden ihtiyaç duyduğu ise açıktır; Salih’le, Tarık Buğra, kendini geri çeker, kendini hakem yapar. Salih, benliği ile kendi arasında kalan, “eksik” biridir; annesi ve sevgilisi için bile o bir gazi değil, bir atıktır. Gazi, savaş fabrikasının bir atığıdır.

Kısa bir not: Engelli birini yazmak, savaşla donatmak bana göre iki anlama gelir; gizlemek ve göstermek. Buğra, Salih ile Niko’yu gösteriyor bize ve Salih karakteri ile hep kendini anlatıyor, bu bir tehlikedir oysa, çünkü kendini anlatmak tekrardır, büyük ve soylu olansa ikizini yaratmaktır, ikiz için de yetenek gerekiyor.  Salih’in engelli olması, Niko’nun aşağılanması için bir araçtır. Niko aslında, Tarık Buğra’ya göre, “ kız gibi” biridir ve Niko “Salih’in erkek” yanına hayrandır.

Dikkat edilirse Türk erkek, baskın; karşı kimlik, Rum ise pasiftir. Cinsel kimlik, ulusal kimlik diye bir ayrışma yapıldığı zaman “ahlaki bir soru” olarak hemcinsini sevme de bile erkek taraf olma/ kulampara geçer bir kimliktir.  

En nihayet Salih, kolunu kaybederek bütün dünyasını kaybeder. Sevdiği kadın onu sevse bile o kendini “eksik” hisseder ve kendisini tamamlayacak olana savaşa, gider. Bu, Salih’in sağlıklı insanlar arasında reddi anlamındadır. Buğra, Salih’e güçlü bir politika yükler: Salih, Küçük Ağa’nın kavgasıyla yeniden doğar.  

Bu romanı ilk okuduğum zaman, Salih karakteri bana abartılı gelmişti. Bugün ise Salih’e Buğra’nın haksızlık yaptığını düşünüyorum. Salih, savaşa gitmiyor aslında, artık uğruna savaşılacak kimsesi kalmıyor, her bakış ona “eksik” olduğunu söylüyor.  

Romanda trajik öğelerin tümü Salih’te toplanır ve buradan savaşın gerçekliğine uzanılır, bunu yapmak içinde yardımcı karakterin, Salih’in kolunun eksik olmasıyla cephe tanıtılır; romanda cephe, kılık kıyafettir, kahraman bezler aracılığıyla bize ulaşır; bildiri, belki de bedenin, ruhla aynı olmasıdır.

Bedenin kutsal olduğunu söylenir ve Henry Miller ekler; “ondan ne çıkardığımız bizimle ilgili bir sorundur.”

Karakter yaratmanın yerini, karakterini yaratma ağır basmıştır.

Sonuç yerine

Nihal Atsız’ın ilginç bir romanı var: Ruh Adam. Romanın kahramanı Pusat, Tanrı’nın mahkemesine çıkarılır. Karar gereği pek çok ordu komutanın adı anılır ve bu komutanların ordularından bir askerle Pusat’ın vuruşması istenir. Bunlardan biri Türk tarihinin en ünlü kolsuz kahramanı olun Oruç Reis’tir:

“Bir kolu yoktu. Yüzünde pervasızlığın ışıltıları olan bu adam, ışığa yaklaşınca ötekiler gibi diz vurmadı. Yere kapanarak alnını toprağa sürdükten sonra kalkarak kendini tanıttı: Ben Oruç Reis’im, dedi. Ve zihnini yoran Selim Pusat hayal meyyal bir bilgi ile bunun bir denizci olduğunu hatırladı. Oruç Reis konuşuyordu: Din ve gaza yolunda önce kolumu verdiğim, sonra şehitlik rütbesine erdiğim için sana binlerce hamt olsun ulu Tanrı’m! Ömrüm, ölümü hiçe sayan, bir teki üçe beşe bedel kahramanların arasında geçti. Destan savaşları yaptım. İçime öyle doğuyor ki, bu yüzbaşı benim leventlerim arasında bulunsaydı onlardan aşağı kalmayan bir erkeklikle çarpışacaktı. Kendisine fırsat vermeden cezalandırılırsa yazık olacak. İzin ver: Leventlerimin en yiğidi ile vuruşsun!”

Benzer Haberler

ABD’li senatörleden Türkiye’ye F-35 teslimini engelleyen tasarı

nupel haber

En iyi kameraya sahip telefonlar

nupel haber

‘Van Gölü Havzası Farkındalık Günleri’ belirlendi

nupel haber

Türkiye’den sondaja son vermek için şart

nupel haber

Cumartesi Anneleri’ne bu haftada polis engeli!

nupel haber

Avusturya erken seçime gidiyor

nupel haber