Şeddadi: İnsanlığı karanlıktan kurtaracak olan şiirdir:

Oysa insanlığı karanlıktan kurtaracak olan şiirdir: güzel sanatlardır. Bunu tarih boyunca bir çok filozof, düşünce insanı veya sanatçı teslim etmiştir. Öyleyse insan, sanat köklerine dönmelidir elbette ki. Evet, mevcut döngüyü adım adım değiştirmek zor ama imkânsız değil. Bunun için büyük bir sanat mücadelesi verilmeli bence ve bunun da -deyim yerindeyse- savaşçıları olmalı doğaldır ki.

 

Eylem KAHRAMAN

Şair Avdê Şeddadi’nin “Yaratılmamış ve yaratılmış ışıklar” adlı şiir kitabı kısa bir süre önce Aryen Yayınları‘ndan çıktı. Kitabında sembolist, sürrealist ve toplumsal gerçekçi şiirlere yer veren Şeddadi, çocukluğunda anlatılan masalların belleğinde yer ettiğini belirterek şiirin hayatındaki yerini adım adım anlatıyor. Şeddadi ile şiiri ve edebiyat üzerine konuştuk.

Avdê Şeddadi kimdir desek, kendinizi nasıl anlatırsınız?

Avdê, Edesalı; Şeddadi aşiretinden. Bu aşiretin 951-1174 yıllarında Kura ile Aras nehirleri arasında kurduğu devlet, benim için bir gurur kaynağı olmuştur. Birçok imar ve kültür eseri bırakan bu topluluk, bir de İslam Ansiklopedisi’ne göre aydınları bol olmakla meşhurdur. Çocukluğum ve erken gençliğim, Edesa’nın İbrahimi anlatıları ve şehri boydan boya geçen ve de kentin tek caddesi olan ana yolun bazı yerlerindeki süs niyetine dikilmiş hurma ağaçlarına hayranlıkla bakıp hayal kurmakla geçti.

Kış gecelerinde yün yorganın altına girerek, ablam Rahime ve ustam Mahmut abinin kız kardeşinden dinlediğim masallar, adım adım katmanlı hayal dünyaları oluşturdu bende. Hayaller… Hayaller… Hayaller… Bazen bir kız çocuğunu kurtarmak için, onu elinde esir tutan dişi devle pazarlığa giriyor, anı biriktirmeyi ona öğretiyor ve çocuğu geri alıyordum. Bazen tatlı su tanrısıyla tartışıyor ve onu alt etmenin hazzıyla gidip kendime dondurma ziyafeti çekiyordum. Bazen de İsmail’in dökülmeyen kanında acılarımın tadını arıyordum.
Kitabınızın arka kapağında “Bu şiirler/ hem gece hem de gündüz/ rüyalarımda doğdular” diyorsunuz.

Şiirlerinizi nasıl tarif edersiniz?

“Yaratılmamış ve yaratılmış ışıklar” kitabımda hem sembolist şiirler var, hem sürrealist ve hem de gerçekçi veya toplumsal gerçekçi diyebileceğimiz dizeler. Tabi bu edebi akımlar, bilindiği gibi eskiden beri kendi içinde çatışmalı bir durumu yaşıyorlar.

Sorun, kişinin hiçbir zaman kendi olamamasında; hatta “kendi” diye bir şeyin olmaması. Neye göre kendi? Arthur Rimbaud bunun çok acısını çeker. Belki de bu konuda umutsuzluğa düştüğü için çok genç yaşta şiiri bırakır. Hepimiz üç aşağı beş yukarı makine çıktısı mamuller gibiyiz. Gerçekte düşünce ve duygularımız genellikle bir mühendislik işi gibidir. Veya diyelim ki bu durumdan kurtulmak için bin yılları alan bir arayış yolculuğu içindeyiz. Gerçeklerimiz ve doğrularımız hep değişir, izafidir. O yüzden kendimizi hiçbir zaman tanıyamayız belki de. Bundandır ki, bir şiirimde dedim zaten:

Kendini bil’mek mi istiyorsun?
koca bir yalandan başka ne var ki?
ya da
koca bir gerçekten başka?
…….
yine de istiyor musun?
dene öyleyse
ben de kahkahalarla delirenin yırtıcı kuşlarına
dedirtirim unutma:
kendini bildiğini bilen
kendini kendine asan!”

“Koca bir insan çöplüğü dünya!/ Hayat sadece bir rüya…” diyorsunuz bir şiirinizde…

Belki de Platon’un mağarasındaki gibi -Nietzsche’yi anarak diyelim ki- ince bir ışık var: “gerçek kurtarıcı”. Eğer biz o kurtarıcıya inanırsak, bu, şiir olabilir işte! Ne var ki, insan olarak bizler çok geriyiz. Bazen düşünüyorum bunu ve hem en yakın kişi olarak kendimin -ve genelde bireylerin- şahsında insan’a karşı bir tür “acıma” hissine kapılıyorum. Hem de öfke her tarafımı sarıyor. İnsan türü olarak, hiç de dinsel ideolojilerin ve hümanistlerin dediği gibi özel ve kutsal bir yer işgal etmiyoruz. Bu tuhaf dünyanın bir parçasıyız sonuçta. Ayrı bir düzey değil, diğerleriyle aynı düzeyin basamaklarıyız sadece. Ve zor-bela, binyıllara yayılan bir süreçle, kan-ter içinde henüz kendimizi yaşatamıyoruz bile; ya da vahşi doğa, bütün menfi şekillenmeleriyle damarlarımızda sarı bir kan gibi dolaşıyor. Bu çok ürkütücü ve hüzün verici işte. Kitaptaki şiirlerimde bu gerçekler de işlenmiş ve var oluşa yaklaşım da ele alınmıştır. Şunu diyorum mesela bir şiirde:

“………
kömürcü balerin
korkak kahraman
cellat kurban
ve erkek ve kadın
ve insan ve hayvan
fazla fark
yok
zaten
…………..”

Ama şiir, zincirlenmiş ya da kurgulanmış insanların deyim yerindeyse monte edilmiş “bilinç”lerinden doğacak bir şey olabilir mi? O nedenle Rimbaud “kendisi” olabilmek ve o temelde gerçek şiiri yaratabilmek için bazen yanılgıya girerek uyuşturucu bile kullanır. Ya sürrealizmin babaları? Onlar da uykuda-rüyada gerçek şiiri yakalamak isterler. Verili toplum ve insanı değiştirecek “kurtarıcı-şiir”in ancak bu toplum ve insanın dışında var olmakla ortaya çıkabileceği doğal değil mi? İşte bu, ne kadar gerçekleşebilecek bir hedeftir acaba?

Buradan gelelim önceki sorunuza: Ben, bu tür doğuş-şiirlere “yaratılmamış ışıklar” diyorum. Onlar tanrıdan geliyor. Mevcut toplumdan-bilinçten değil. Bunlar için ter dökmek gerekmez, Minerva’nın Jüpiter’in kafasından çıkması gibi, tanrı-insanın ruhundan doğarlar.

Borges, bir şairin yazacak ancak beş-altı şiiri olduğuna inandığını, şairin farklı açılardan bakarak ve belki de farklı konularda, farklı zamanlarda, farklı karakterlerle tekrar yazarak şansını denediğini, ne var ki özünde ve içeriğinde şiirlerin hep aynı olduğunu dile getirir.“Yaratılmamış ve yaratılmış ışıklar” kitabının tamamı dikkatle incelendiğinde sıkı bir kusursuzluk çabası çarpıyor göze. Daha iyi, hep daha iyi, daha da farklı olma çabası mı bu?

Borges büyük bir usta. Olaya daha derinlikli ve geniş bir pencereden bakar. Postmodernizmin öncüllerinden kabul edilir. Ona göre dünyada yeni ve orijinal diye bir şey yoktur, her şey taklittir, kopyadır. Birileri yeni bir şey yaratıyorum derken yanılgı içine düşer; eskiden olanın yeni bir yorumudur bu zira, hazır yorumlardan üretilen yeni yorumlar. Bu, ciddiye alınan bir görüştür tabii ki. Borges’e göre, aslında herkes aynı kitabı yazar, bu nedenle de şu veya bu kitabın yazarı önemli değildir. Hatta, tarihin derinliklerinden beri herkes aynı insandır: bu bağlamda, insan, başkasına düşmanken aslında kendine düşman, başkasına dostken aslında kendine dosttur.

Bakış açısı böyle olunca, insan ve yaşam/dünya gerçeği içinde, öyle övünülebilecek çok da yeni ve ideal bir şey olmamış oluyor. İnsan gerçeğinden yaşam gerçeğine, düşünceden hayat tarzına kadar belirli biçimler vardır ve biz hep bunun etrafında döner dururuz. Bazı filozoflar bunu “tarih, tekerrürden ibarettir” diye yorumlar. Nietzsche “bengi dönüş” fikrini ortaya atar. İşte, Borges’e göre şair de pek de yeni bir şey üretmez: Var olanın yeni bir tekrarıdır, versiyonudur yaptığı.

Borges de zaten bir “rüya yazarı”dır. Kimi metinlerinin nerdeyse olduğu gibi rüyalarının kendisi olduğunu belirtir, sadece bazı ayrıntıları farklı kılmıştır. Sürrealist şiirin kurucusu Andrê Breton ise rüyalarını olduğu gibi verir. Bu nedenle de bazılarınca eleştiriye uğrar. Ama Breton -belki de şu gerekçeyle- kendince haklıdır: Rüyada gelen bir şiire, fikre veya üsluba, eğer bilinç-mantık ve biçem aklı müdahale ederse onun özgünlük ve -bu temelde hatta- şiir özelliği zarara uğrar. Bana göreyse, esas yapıyı etkilemeyecek bazı rötuşlar yapılabilir en fazla; o da gerekiyorsa eğer.

Doğru, şiirlerin kusursuz olması için ciddi bir çaba gösterildi kitapta. Esas benim tarzımda -yanlış ifade olmazsa- mükemmeliyetçi özellikler var. Titiz bir çalışma. İsterseniz buna en iyiye ulaşma çabası diyelim. Bütün var olanlardan değişik ve mutlaka yeni bir şey olması. Özellikle bu yeniyi yaratma çabası benim başta gelen vazgeçilmezim. Eğer, istediğim gibi yeni olmazsa, o eser bir noktada bile başkasıyla benzer veya tekrarsa, gözümden düşer. Bir sefer tek bir cümlede bile böyle bir kaygım olduğu için bir yazımın yayınlanmasını uzunca bir süre beklettim; araştırmam sonucu öyle bir benzerlik olmadığı sonucuna ulaşınca yayınlanmasına izin verdim. Bu özellikten olsa gerek, elimdeki bir çalışmanın üzerinde defalarca dururum, tamam olduğuna kanaat getirdiğimde, artık hiçbir harfinin bile değiştirilmesi için kendime ya da başkasına izin vermeden basıma gönderirim ve ondan sonra da -bazı açılardan zorunlu olmadıkça- bir daha da o kitaba bakmam.

“Anlatmak istemenin bin türlüsü vardır. Giz anlatmamakta yatar” diyerek şiirde/ edebiyatta gizin/gizemin önemine değiniyor ünlü şair İlhan Berk. “Şifrelerin prensesi”, “Verda”, “Dağların kızı ve annesi” gibi merak uyandıran tanımlamalarla okuru gizemli bir yolculuğa çıkarıyorsunuz siz de şiirlerinizde. Anlatmak istemenin hangi türüdür bu?

Aşkın dilini kullanıyor o şiirlerde şair. Ondan daha gizemli bir şey olabilir mi? Bir gizem yumağıdır aşk. Mecnunu çöllere düşüren nedir? Gerçekte kimse bunu bulabilir mi? Öyle işte “Leyla güzeldi!” demekle biz, giz perdesini aralayamayız. Hele bu yumağın içine giremeyiz bile. Ben çocukken annem örnek verirdi ara sıra, derdi: “Oğlum aşka akıl-sır ermez. Bir kadın bir parça tezeğe aşık olmuş da alıp onu yıllarca koynunda gezdirmiş.” Burada dile getirilmek istenen şu: Aşk, akıl ve mantıkla izah edilemez; aşk, bir delilik olayıdır belki de. Zamana yayılmış bir intihar biçimidir aşk. Kendini ve sevileni tüketme! Gerçek aşklar sonuçta zaten genellikle ölümün davetiyle vuslatın dansına kalkarlar. Ve aşk kompleks bir şeydir bana göre: Kavranamayan ve izah edilemeyen bir çok etkenin bileşkesi. Ama aşk, hem böyle bir acı olayı olduğu gibi, bir mutluluk ve yücelik olayıdır aynı zamanda. Zira aşk halinde acı, giderek tek yaşam biçimi olur, giderek bedenin ve ruhun kendisine dönüşür ve benimsenen, kanıksanan, sevince ve kanatlanmaya onunla ulaşılan tek varoluş biçimi olur artık. Seven, kendisini sevilen için feda etmenin mutluluğu ve yüceliğini yaşar gittikçe. Kendisi yoktur artık ortada sadece sevilen vardır ve giderek sevilen de ortada kalmaz, ulvi bir aşk vardır sadece. Sonuçta, aşkın da olmadığı anlaşılır/görülür, bir kedinin gece karanlığında parlayan gözleri gibi o kalır sadece orta yerde: HİÇ! O zaman işte hayata ve insana dair bütün sır perdeleri aralanır, bütün şifreler çözülür.

“sevgi ve nefret
ölüm ve yaşam
her şey ve hiçbir şey:
aşk ya da Verda…”

Günümüzde dar bir okur grubu tarafından çok beğenilen kitapların bir çoğu hakkında fazla yazı/haber çıkmadığı, iyi tanıtıl(a)madığı ve etraflıca tartışıl(a)madığı için geniş kitlelere ulaşamıyor. Yazar ve şairlerin hiç de azımsanmayacak bir kısmı yazılarını, özellikle de şiirlerini yayınlatacak bir mecra bulamıyor. Yazılı ve sözlü medyanın kültür, sanat ve edebiyata gösterdiği ilgi hakkında ne söylemek istersiniz?

Yazılı ve görsel yayın olanakları belirli grupların elinde olduğundan kâr kaygısıyla/güdüsüyle şiir veya diğer gerçek sanat eserleri yayınlanıp tanıtılmıyor, kitlelere ulaşmıyor. Bu işi bağımsızca ve sanat-edebiyata gereken değerini verme temelinde yapmak isteyenler de -birçok örneğinde görüldüğü gibi- ya büyük grupların rekabeti karşısında nefesleri yetmiyor buna; ya da çok sınırlı bir çerçevede kalarak, eserlerin, hem basım-yayım, hem de tanıtım ve geniş okur kitlesine ulaşma boyutu açısından oldukça güdük kalıyor. Çünkü dediğim gibi, müthiş paralar getiren popülizm-popülist sanat anlayışı, tıpkı bir değirmen taşı gibi tüm insanlığın boynuna binmiş durumda.

Bu açıdan çağımız, adeta kendini kaybetmiş, büyük bir kitlesel sarhoşluk çağıdır. Şiir, adım adım öldürülüyor, öldürülmek isteniyor desek, çok abartmış olmayacağız.
İnternetin ortaya çıkışı temelde devrimci bir nitelikteydi ve halen de bu boyutu var. Ama o da giderek amacından saptırılıyor ve şiir ile sanata o da kendi cephesinden büyük bir darbe vuruyor. Gerçek bilimsel ve sanatsal değer ve çabalardan öcü gibi uzaklaşan, bunun donanım ve üretimini edinmeye yanaşmayan, onun yerine, çok kolaya kaçan, ucuz ve basit yaşayan, emekten uzak ve kopya, kopyanın kopyası, kopyanın kopyasının kopyası bir insan türü ve nesil yaratıyor.

Oysa insanlığı karanlıktan kurtaracak olan şiirdir: güzel sanatlardır. Bunu tarih boyunca bir çok filozof, düşünce insanı veya sanatçı teslim etmiştir. Öyleyse insan, sanat köklerine dönmelidir elbette ki. Evet, mevcut döngüyü adım adım değiştirmek zor ama imkânsız değil. Bunun için büyük bir sanat mücadelesi verilmeli bence ve bunun da -deyim yerindeyse- savaşçıları olmalı doğaldır ki. Yani, önce şiir ve sanatı yerli yerine oturtacak güçlü bir çaba gerekmektedir. Bu bağlamda, özellikle, interneti doğru kullanım temellerine oturtmak önemli olmaktadır. Şiir ve sanat gönüllüleri tarafından omuzlanacak alternatif bir yürüyüş niye gerçekleşemesin ki? Konuyla ilgili olarak şunu da belirtmek istiyorum ki, küresel kapitalizmin yarattığı imkânlar ve algı mekanizması nedeniyle, birçok değerli sanat eseri, olanaksızlıktan hak ettiği yeri bulamazken, çok sayıda ürün ise çok da hak etmediği bir yere çıkabilmektedir.

Gerçek yazarlar, şairler yazarken veya konuşurken başının belaya girebileceğini düşünmezler. Çünkü onlar yazması veya söylemesi gerekenleri yazıyor/söylüyorlardır. Bir yazar/şair ne kadar siyasetin içinde olmalıdır?

Belki de en çok cesaret gerektiren iş, şairliktir. Zira o, topluma yeni ufuklar açacağı için, konformizmin ve onun temsilcilerinin tüm baskılarını göğüsleyerek adımını atar. Bence şair, her türlü put ve kutsalın İbrahim’idir. Onun işi, sürekli olarak bunları yakıp-yıkmaktır. Yoksa bir şairin doğacağından bahsedemeyiz. Genelde bu, sanat için böyledir. Benim, bu bağlamda kitapta yer verdiğim şiirlerden birinin bazı dizeleri şöyledir örneğin:

“………
olma herkes gibi çocuk
olursa herkes
senin gibi
sen ol başkası
………”

Belirttiğiniz bu tartışma, kanımca dünya genelinde artık çok gerilerde kaldı. Picasso’dan Lorca’ya, Aragon’dan Nazım’a, Rimbaud’dan Necip Fazıl Kısakürek’e kadar genelde büyük -ya da en azından bazı kesimlerce büyük kabul edilen- şair ve sanatçılar siyasetten ayrı kalmadılar. Hem sanatsal üretim açısından, hem de bir toplum bireyi olarak yurttaşlık gereği bunu böyle yaptılar. Herkes inandığı bir dünya görüşü etrafında hem ürünlerini verdi, hem de gerektiğinde bir aktivist olarak yer aldı sahnede ya da o konuda tavrını netleştirdi. Ne yazık ki, bu tartışma kendine sanatçı veya edebiyatçı diyen bazı geri kişilikler tarafından Kürtler için de halen devam ettirilmek isteniyor. Bu, açıktır ki, Kürtlerde sanat ve edebiyatın geri kalmışlığından kaynaklanıyor; sanat ve edebiyatın gerçek yeri ve rolünü bilmemekten, ona çok ucuz ve yüzeysel yaklaşımdan zemin buluyor. Kısacası, bir şair ve sanatçı, gerektiğinde -ama gerektiğinde- siyasetin tam orta yerinde de kendisini bulabilmelidir.

Kürt yazarların çoğunluğu genellikle Türkçe yazmayı tercih ediyor. Politik alanda verilen uğraş ve gösterilen duyarlılık edebiyat ve sanatta çok da yer bulmuyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Aslında sorunun esası: asimilasyon gerçeği. Kürtçe, resmi ve günlük yaşamın dili haline gelirse, geldikçe, bu sorunun çözüleceği inancındayım. Ama, hele yetkin bir dil hakimiyeti isteyen edebiyat gibi bir alanda insanlar mevcut Kürtçesiyle ürün veremiyor. Zaten birçoğu -asimilasyon gerçeğinden dolayı- hiç bilmiyor kendi dilini. İşin bir boyutu bu iken, diğer boyutu madalyonun öbür yüzüdür. Toplumda kendini ifade etme ve ilişki kurma açısından temel dil Kürtçe olmayınca, hele hele Türkiye’de olduğu gibi baskı o kadar yoğun olunca, yaygın ve güçlü Kürtçe eserler verseniz bile, bunlar, ya okunamaz ya da kolektif veya bireysel bir birikime fazla dönüşemez. Mevcut durumda var olan Kürtçe eserlerin de Türkiye’de, Türkçe yazılanlara göre gereken rağbeti görememesi, Rojava’da da bu gerçeğin Arapça karşısında yaşanması bize bunu gösteriyor biraz. Gerçi Rojava’da bu, yavaş yavaş aşılma eğilimi gösterecektir. Ben bu konuda, söz konusu olaya sığ yaklaşılmaması inancındayım. Yüzlerce, binlerce yıllık bir körelme hemen birkaç yılda aşılsın diyemeyiz. Çok fazla aceleci olmadan, ama dili ihmal de etmeden bu sorunun adım adım çözüleceğine inanıyorum.

“Sen yalandan ol/ yalan senden olmasın” dizeleri annenize ait bir sözmüş. Bunun bir anısı/öyküsü var mı acaba?

Ben anneme “ameşa spentaların yedincisi ve insanın koruyucusu ‘mükemmel saflık’” diyorum. Diyebilirim ki, ruhunda bir zerre leke dahi yoktu. Çok dürüst ve asil bir kadındı. Hele gururu, uçurumlarda yankılanan bir aslan kükremesi gibiydi.

Bazen öfkelendiğinde tepkiyle dile getirdiği üzere, 16 yaş gibi çocuk denebilecek bir yaşta evlenmişti; babası tarafından ola ki bir de “akrabalık hatırı” hesaba katılarak verilmişti bu yeni eve. Bundan olacak ki, çocuk yaşta evliliklere hep karşıydı o. Toplumumuzda her kadının olduğu gibi, geleneksel kadın-aile hayatını kendi baba evinde zaten yaşadığı gibi, bu yeni evde de yaşayacaktı.

Ana, daha ilk günden son nefesine kadar, beş vakit namazında-niyazında, onuruyla eşine ve çocuklarına sahip çıktı. Ailesini içten sevdi ve onun için her türlü fedakârlığı göze aldı. Baba da, Kürt toplumunda bir erkeğin yapması gerekeni ömrünün son anına kadar hayata geçirmek için çabaladı. Gece gündüz demeden Suriye sınırının mayınlı arazilerine vurarak eşinin ve çocuklarının geçimiyle uğraştı. Ve ikisi, birbirine olan sarsılmaz bir güven içinde omuz omuza vererek, tuğlalarını kaderin taşıyıp getirdiği bir yuvayı adım adım kurdular.

İşte anne, çocuklarını, kendisindeki ahlaki değerlerle eğitme çabası içindeyken bu sözü sık sık söylerdi: “Çocuğum, sen yalandan oldun, yalan senden olmasın.” Hem ondaki terbiye ve karakter düzeyi, hem de halk insanının safça yaşadığı Allah korkusu nedeniyle, yalan, ona hayatı boyunca yaklaşamadığı gibi, çocuklarına da yalan söylememeyi iyice tembihliyordu.

Benimle annem arasında özel bir bağ var sanki, kopmayan bir bağ. Aşırı sevgiden olsa gerek, o güzel insan, benim ruhuma sarıldı ve asla bırakmadı; vefat ettikten sonra da, şimdi de. Tuhaf ama kaderleri birbirine bağlanmış iki insan gibiyiz sanki. Yine tuhaf değil mi ki, o acımasız ayrılık günlerinde 17 yıl boyunca, benim hiç sesimi bile duymadan yaşadığı halde, onunla çok uzaktan yaptığım bir telefon konuşmasından bir-kaç ay sonra, daha genç denebilecek bir yaşta vefat etti.

/Yeni Özgür Politika/