GÜNDEM SÖYLEŞİ

‘Türkiye kendini yeniden kurgulamalı ve barışı merkeze almalı’

Kürt sorununda şiddetin bir araç olarak devreden çıkarılması için Türkiye’nin kendisini yeniden kurgulaması gerektiğini söyleyen Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Şakar, bunun için de “herkesin barışı merkezine alan bir sürecin tarafı haline gelip, bir talep olarak bunu yükseltmesi ve iktidara baskı yapması gerektiğini” kaydetti.
Temeli cumhuriyetin kuruluşuna uzanan yok sayma politikası sonucunda ortaya çıkan Kürt sorunu, dönem dönem kendisini katliamlarla sonuçlanan isyanlarla gösterse de Türkiye’nin son 40 yılına damgasını vurdu. Tanınma talebinin şiddet politikaları ile bastırılmak istenmesi sonucu büyük insani acıların ve yıkımların yaşanmasıyla birlikte yine büyük bir ekonomik kaynak savaşa harcandı. Bu yanlıştan ise, 2013-2015 yılları arasını kapsayan çözüm süreci döneminde dönüldü. Ancak acıların son bulup, ülkenin demokratikleşmesi yerine eldeki iktidarı koruma amacıyla bu süreç buzdolabına kaldırılıp, yeniden savaş politikalarına başvuruldu.
İmralı’da, PKK Lideri Abdullah Öacalan’a uygulanan tecritle birlikte son 4 yıl boyunca en fütürsuz biçimde sürdürülen bu politikada, açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri direnişi sonucunda bir adım da olsa geriye çekilmek zorunda kalındı. 8 yıl aradan sonra avukatları ile görüşen Öcalan, yaptığı tespitler ve çözüm önerileri ile ülkenin içerisinde bulunduğu mevcut tabloyu değiştirmek için kamuoyuna mesajlar verip, çağrı yaptı.
Avukatlarından Mahmut Şakar, Öcalan’ın son mesajlarına ilişkin Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Öncelikle Öcalan’ın 8 yıl aradan sonra avukatları ile yapabildiği görüşmeler hakkında neler söylersiniz? Bu görüşmelerin önünü hangi olgular açtı? 
Görüşmenin bir sürecin sonucu/ürünü olarak gerçekleştiğini düşünüyorum. Türkiye’nin içeride yaşadığı ekonomik ve siyasi krizin, Suriye siyasetinde yaşadığı dibe vuruşun ana ağırlık noktasının Kürt meselesindeki tutumu olduğunu vurgulamam gerekiyor. Kürt meselesinde özellikle son 4 yıldır yaşananlar, ülkeyi bir çöküşün kıyısına getirmiştir. Buradan çıkış da yine Kürt meselesiyle bağlantılı olarak gerçekleşebilir. Bunun henüz istenilen ölçüde dile dökülmediği ama herkesçe anlaşıldığı bir süreçteyiz. Diğer tarafta ise Kürt cephesinden giderek büyüyen direniş çizgisi yer almakta. Açlık grevleri bu direnişin bir parçası olarak start almıştır. Onun etrafında adeta dünyanın her tarafında gelişen toplumsal, siyasal, diplomatik mücadele, hem tecrit merkezli resmi Kürt siyasetini teşhir etmiş hem de savaş-şiddet siyasetiyle yenilemeyeceğini ortaya koymuştur.
Bu iki olgu görüşme sürecini zorlamıştır. Burada tecridin yasal olmadığı, avukatlarıyla görüşmenin zaten doğal bir hak olduğu gibi argümanları dile getirmeyeceğim. Çünkü mesele hukuki bir varlık olmaktan çoktan çıkmış, bir devletin izlediği çizgide güçlü bir direniş ile bir kırılma yaratmaktı ki bu da başarıldı.
Burada önemle vurgulamak gereken bir diğer nokta da Öcalan’ın ortaya koyduğu tutum ve direniştir. Görüşme sürecinin açılması bir açıdan Öcalan’ın kendi çizgisini koruyan, sürekli yenileyen ve derinleştiren tarzını içeride ısrarla sürdürmesiyle de doğrudan bağlantılıdır.
İmralı’da yapılan ilk görüşme sonrası 7 maddelik bir deklarasyon paylaşıldı. Bunlardan biri “derin bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç olduğu” tespiti idi. Öcalan, ‘toplumsal uzlaşı’ derken tam olarak neyi kast ediyor? 
Türkiye uzun bir zamandır yaşanabilir bir ülke olmaktan çıktı aslında. Daha önce yaşadığımız politik baskı dönemlerinden daha da farklı bir atmosfer var. Avrupa’ya son dönemlerde gelenlerden de biliyorum. Bireylerin yaşam ortamını değil sadece, gelecek umudunu da tüketen bir gidişat söz konusu. Ülkeyi, kendisi dışında olan bütün farklı kesimlerden arındırmak için zamana yayılmış bir kaçırtma, göçertme siyaseti izleniyor.
İstanbul seçimleri sürecinde yapılanları da görüyoruz. Toplumun tüm dikişlerini attıran, mikro düzlemde yayılan bir kutuplaştırma üslubu, tarzı, siyaseti izleniyor. Hakim siyasetin bu tutumuna karşı durabilecek bir yol doğrusu muhalif sayılan kesimlerce de üretilemiyor. Hatta kutuplaşmayı farklı bir şekilde üreten, buna güç veren bir dil de söz konusu. Gündelik gidişatı aşan bir yaklaşıma ihtiyaç bu tablodan dolayı vardır. Öcalan bunun için geniş bir toplumsal uzlaşıdan söz ediyor.
Toplum olma halinden çıkmaya doğru bir gidişat var çünkü. Elbette yeni bir toplumsal uzlaşı için yeni bir dile, siyasete ve ilişki biçimine ihtiyaç vardır.
Peki paylaşılan metinde de altını çizilen “demokratik müzakere” yöntemini günümüz Türkiye’sinde sağlamak sizce mümkün mü?
Yeni bir toplumsal uzlaşmanın yaratılmasının dili olarak ‘demokratik müzakere’ yönteminden söz edilebilir. Bunun dışındaki yöntemler zaten sorunu günümüze taşımışlardır. Kutuplaştıran, yok sayan, tanımayan, üstten bakan bir hakim dil karşısında gerek Kürt meselesinde gerekse de diğer tüm toplumsal ve siyasal meselelerde muhatabıyla konuyu tartışan, müzakere eden, sivil, barışçıl, katılımcı bir tarzı esas alan bir dile ihtiyaç var. Bunun nasıl mümkün olacağından ziyade bunun dışında bir çıkış yolunun olmadığını söylemek belki daha doğru olacaktır. Tabi burada şunu da belirtmeliyim. Demokratik müzakere yöntemini sadece iktidardan istenilen, beklenilen bir dil olarak sınırlamamak gerekiyor. Mevcut hükümet dışında da tarihsel-güncel meseleleri inkarcı, geleneksel, üstenci bakışla ele alan siyasi damarlar için de bunu söylemek gerekiyor. Esasında toplumsal ve siyasal çatışmaların derinleşmesi bir taraftan da pek çok bireyi veya grubu yeni arayışlara da itiyor. Demokratik müzakere dilini esas alan yeni siyasal birliktelikler, girişimler için en uygun bir dönem yaşanıyor gibi.
Öcalan yine Türkiye’nin ve bölgenin içinde bulunduğu sorunlarının “fiziki şiddet” araçlarıyla değil, “yumuşak güç” ile ancak çözülebileceği üzerinde duruyor. Bunu yaklaşımı biraz açabilir misiniz? 
“Yumuşak güç” kavramı uluslararası ilişkilerde sıkça kullanılan bir kavram ve askeri güç ve müdahale dışında kalan seçenekleri ifade ediyor. Biraz da Türkiye’nin tüm meselelerini askeri-fiziki güçle çözmekteki ısrarına gönderme yapıyor bu kavramla. Türkiye’nin esas aldığı ve bildiği tek dil buymuş gibi görünüyor çünkü. Bu siyaset tarzı, Ortadoğu’da bölgesel bir güç, kendince orta ölçekli emperyal bir güç olma yolundan izlediği siyasetle, Ortadoğu’dan dışlanan, etki alanı oldukça sınırlanmış, sadece Kürtlerin temel haklarına karşı konumlanmış bir noktaya savrulmasına yol açmıştır.
Bunun ana nedenlerinden birinin Türkiye’nin kendisine belirlediği siyasetin akılcı olmaktan uzak olmasıdır. Türkiye, Kürtleri karşısına alarak bölgesel bir güç olamayacağını görmüş olması gerekir. Bir dönem bu mümkün olmuştur ama günümüzde Kürtlerin yakaladığı nitelik ve dinamizm buna izin vermemektedir. Kürtleri karşısına alan bir siyaset aklının, fiziki-askeri gücüne rağmen dibe vuracağının en önemli örneği Suriye siyaseti olmuştur. Doğrusu Öcalan’ın önerisini ben her şeyden önce Kürtlerle ilgili siyasetini değiştirmeden politik bir varlık sahibi olamayacağı şeklinde anlıyorum. Kürt meselesi başta olmak üzere tüm ilişkilerinde şiddetin bir araç olarak devreden çıkarılması, farklı araçların bu toplumsal-politik meselelerin çözümünde devreye girmesi gerekiyor. Bu da Türkiye’nin kendisini yeniden kurgulamasıyla gerçekleşebilecektir ancak.
Deklerasyon, Kuzey Suriye’ye yönelik de mesajlar içeriyordu. Siz de kısmen buna değindiniz. Öcalan’ın, Kuzey Suriye ile birlikte Ortadoğu’ya ilişkin söylemlerini bir bütünen nasıl okumak gerekir? 
Esasında Rojava siyasetine dair dilegelen bu kısa vurguları, son yıllarda söylediklerinin ve önerdiklerinin özeti gibi görmek gerekiyor. Öcalan, bir kez daha bu vesileyle esasında kendi temel önermelerinin özüne vurgu yapma olanağını buluyor.
Bu kısa vurgular içinde her tarafının kendisine alacağı mesajlar olduğunu düşünmekteyim. Özellikle Kuzey Suriye güçlerinin, bugüne kadar üçüncü yol olarak bilinen alternatif demokratik, komünal, kadın özgürlükçü çizginin daha da güçlendirilerek inşasına devam etmeleri gerektiği işin en önemli yanını oluşturuyor. Tüm çatışmaların ortasında halklar, ezilenler ve kadınlar adına ortaya konulmuş tek ve gerçek bir yeni yaşam projesi olarak Rojava modelinin olası bir çözüm içinde yer alması son derece kritik bir konudur. Bu projenin ruhu ve doğası gereği sınırlarla uğraşmadan Suriye’nin bütünlüğünü mesele etmeden ancak bu yeni yaşam projesinin anayasal bir güvenceye yerleştirmek önümüzdeki sürecin en önemli politik faaliyeti gibi görünüyor. Bunun için elbette ki tüm uluslararası ve bölgesel güçlerle de iletişim içinde olma, bağlarını koparmadan herkesle müzakere edebilecek bir siyaset dilinin de güçlenerek sürmesi gerekiyor. Bu sürecin bir diğer ayağı ise, meşru savunma sisteminin de her zamankinden daha güçlü bir şekilde yapılandırılması gerçeğidir. Aksi taktirde halkların yaşamı, yerel demokrasi ve diğer kazanımlar korunamaz ve güvence altına alınamaz.
Bu minvalde Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olunması konusundaki uyarıları neye tekabül ediyor?
Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye dair sahici endişesi veya hassasiyeti nedir? Eğer 2015 yılından itibaren Kürtlerin hayatını cehenneme çeviren anti-Kürt siyasetinin merkezine aldığı Kürt diline, kültürüne, varlığına dair yok edici bir siyaset ise, bunun zaten Türkiye’nin çöküşüne yol açan bir olgu olduğu ifade edilmiştir. Ben Öcalan’ın hassasiyetleri bu şekilde ele aldığını düşünmüyorum. Daha çok Türkiye’nin argümanlarını dinleme, müzakere etme, düzenli ve dikkate alınabilir bir diyalog sürecini geliştirme olarak ifade etmek olasıdır.
Kuzey Suriye yönetimi, yerel demokratik birikimi koruma ve güvenceye alma sürecini,  Türkiye’yi de temel bir bölgesel güç olarak dikkate alarak, iyi ilişkiler geliştirme çabasıyla birlikte yürütmelidir. Zaten 7 maddelik deklarasyonu destekleyen açıklamalar ve Türkiye ile görüşme ve müzakere talepleri Kuzey Suriye yöneticileri tarafından hemen yapılmıştır.
 Öcalan’ın yeni bir sürece başlanması konusunda durduğu yeri işaret ettiği tarih 2013 Newroz Bildirgesi. Üzerinden şiddetli çatışmalara sahne olan 6 yıl geçmesine rağmen hala aynı noktada olduğunu ifade etmesinin anlamı nedir?
Öcalan’ın 2013 Newroz mesajını, mesajın verildiği atmosferi, yankılarını hepimiz çok net anımsıyoruz. Belki ülke tarihinin herkese iyi bir gelecek umudunu verdiği en önemli anlarından biri olmuştur. Burada Öcalan, o ruha, umuda, yaratılan ilgiye, halkların o mesajları karşılayış biçimine vurgu yapıyor bence. Tüm toplumda umut yaratan da Öcalan’ın barış ve çözüm kapasitesi, bu konulardaki inancı ve samimiyeti olmuştur. Çünkü tüm bu dönem boyunca Öcalan kamuoyuna, halklara seslenmiş, gerçek bir barışı örmeye herkesi davet etmişti.
Bu sürecin devlet heyetiyle görüşme yapmayı çok aşan bir yanı vardı. Kürt halkı tarafından baş müzakereci olarak tanınan Öcalan’ın kaleme aldığı Dolmabahçe Deklarasyonu’nda da görüleceği gibi tüm halklar adına, demokrasi adına, kadın özgürlüğü adına bir müzakere diline sahip olmuştur. Barışı ve çözümü demokratik derinliğiyle birlikte dile getirmiş, müzakere etmeye çalışmıştır. Bu tarzın ardında elbette bir birikim var. 1993 yılından itibaren başlayan ancak özellikle İmralı sürecinde daha derinlemesine işlediği bir siyaset tarzı söz konusudur. Paradigma değişikliğiyle birlikte demokratik yaşama ve çözüme dayalı çizgiyi Kürt siyasal hareketine de mal etmiştir. Bu açıdan İmralı duruşunun ardında geçmiş bir birikim kadar, ağır koşullarda ince ince örülmüş bir yeni paradigma, devasa bir dönüşüm, derinleşme yer almaktadır. Bunun pratik adımları zaten olanak bulduğunda çok zengin bir şekilde atılmıştır.
Öcalan, 11 Eylül 2016’da kardeşi Mehmet Öcalan ile yaptığı görüşmede de aynı noktada olduğunu, müzakere masasının bir tarafında durduğunu ifade etmişti. 7 maddelik bildirisinde de İmralı duruşuna vurgu yaparak, demokratik çözüme hazır olduğunu ifade etmiştir. Hatta aradan geçen zaman içinde bu hazır olma durumunu, İmralı duruşunu daha da güçlendirerek, derinleştirmiştir de. Aksi halde zaten ilk soruya verdiğim yanıtta da ifade ettiğim gibi, görüşme kanallarının açılması mümkün olmazdı.
Yöntem olarak üzerinde durulan demokratik siyaset ve hedef olarak işaret edilen onurlu bir barış konusunda taraflara ne tür sorumluluklar düşüyor? 
Öcalan, kendi siyasetinin merkezine barışı ve demokratik çözümü almış durumda. Bu bir siyaset yapma tarzı. Öcalan, genel siyasi denklem içinde bir kurucu siyaseti, bir kutbu temsil ediyor. Öcalan’ı ve siyaset yapma tarzını anlamak için bunun görülmesi gerekiyor.
Tecrit altında olması, tutsak olması bir siyasal özne olmadığı anlamına gelmiyor. Aksini düşünmek Kürt siyasetini anlamamak, tanımamak olurdu. Kürt siyaseti ağır komplo koşullarının ardında yeni bir siyaset inşa etmiştir. Bu siyasetin inşa merkezi ve kurucu öğesi Öcalan olmuştur. Ancak tüm siyaset dinamikleri de kendisini bu yeni durum karşısında yeniden kurgulamış, dönüştürmüşlerdir. Kürt siyaseti, Öcalan’ın yeni siyaset yapma tarzı öncülüğünde bir partiden Ortadoğu’nun en önemli siyasal dinamiği olarak çoklu, yaygın ve derinlemesine bir köklü yapıya dönüşmüştür. Rojava devrimi, dış etkenlerin yanında bu yeni siyaset fikriyatının bir parçası olarak ancak var olabilmiştir. Yine HDP’nin barajı aşacak bir güce ve yaygınlığa ulaşması ancak bu arka plan eşliğinde mümkün olmuştur. Bu nedenle Öcalan siyaset yaparken, kendi formüle ettiği bu kurgu içinde siyaset yapmaktadır. Bu siyasetin ana parçası olarak kendisi, gelişmeleri demokratik siyaset lehine teşvik etmekte, kalıcı bir barışın inşasını sağlamaya çalışmaktadır.
Bu nedenle önü kapatıldığında, tecrit uygulandığında, demokratik siyasete yol verilmediğinde savaş derinleşerek devam etmektedir. Savaş ve tecrit arasındaki bağın arka planında kısaca vurgulamaya çalıştığım siyaset dengesi yer almaktadır.
Bu yaklaşımlar sergilendiği takdirde sizce çözüm nasıl sağlabilir mi?
Öcalan, onurlu barışı, demokratik müzakere ile tüm kesimlerin katılımıyla yaratmaya çalışmaktadır. Devletle görüşme bunun sadece bir parçasıdır. Ancak gerçek bir çözüm tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla sağlanacaktır. Çünkü Öcalan’ın temsil ettiği siyasal çizgi toplumla birlikte siyaset yapmayı merkezine almaktadır. Bu nedenle sadece Kürt dinamiği değil, Türkiye’de tüm demokratik yapılar, kesimler bu sürecin bir parçası haline gelmek durumundadırlar. Bunu bir çağrı olarak da okumak gereklidir. Onurlu bir barıştan ve demokratik siyasetten yana olan herkes Öcalan’ın bu 7 maddelik siyasal tutumunun, çağrısını da dikkate alarak olası bu gelişmede taraf olmak durumundadır.
 Hem Öcalan hem de devlet cephesinde yapılan açıklamlarda bir müzakere süreci yürütülmediğini ifade ediyor. Sizce de öyle mi? 
Öcalan ile avukatların görüşmesi oldukça önemliydi ancak bunu yeni bir süreç olarak görmek erkendir. Eğer bir yeni süreçten bahsedeceksek bunun yöntemi geçmiştekileri aşabilmeli, yenilik içermeli, daha fazla olanağa sahip olmalıdır. Zaten rutin olarak yapılması gereken avukat ve aile görüşmelerini arada bir yapmakla olamayacağı açıktır. Bunun için belki kısa bir süre daha izlemek gerekecektir. Öcalan, herkesin sadece gündelik siyasete ve sorunlara odaklandığı bir noktada, ana problemleri ve çözüm dilini ifade ediyor. Bizi temel sorunlarımızla buluşturup, kalıcı çözüm yollarını düşünmeye zorluyor. Bu açıdan iki görüşme de önemlidir, bu haliyle de oldukça etki yaratmıştır. Ancak temkinli yaklaşmak zorunluluğu vardır. Yeniden bir kapanma ve şiddet süreci de yaşanabilir. Önemli olan bu 7 maddede ifade edilen ana olgulara yönelmek, bunu kamuoyunda güçlü tartışmak ve derinleşmesi için müdahil olmaktır.
Bu tartışmanın yeni bir sürece evrilmesi, biraz da tüm toplumsal dinamiklerin bu yönlü bir irade ortaya koymasıyla mümkün olacaktır. Bu coğrafyada yaşayan herkes, barışı merkezine alan bir sürecin tarafı haline gelebilmelidir. Bir talep olarak bunu yükseltmeli, iktidara baskı yapmalıdır. Tabi Öcalan ile görüşme kanallarının açık kalması için de her zamankinden daha hassas olunmalıdır.
/MA-Sadiye Eser/

Benzer Haberler

İngiltere: Şempaze eti skandalı

nupel haber

Cannes Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu

nupel haber

Ankara katliamında kızını kaybeden Çevik Suruç’ta eş başkan seçildi

nupel haber

Diyarbakır: Kamuda ihraçlar devam ediyor

nupel haber

AKP: İstanbul’da fark azalıyor

nupel haber

Sudan: Siyasi tutukluların serbest bırakılacağı açıklandı

nupel haber